“İnsan, ne zaman mutlu olur? Özgürlüğünü kaybettiğinde mi, yoksa onu her şeye rağmen koruduğunda mı?” Bu soruyla cebelleştim günlerce, Cesur Yeni Dünya’yı bitirdikten sonra. Aldous Huxley’in yazdığı bu distopya, bir bilim kurgu romanından çok daha fazlasıymış; neredeyse bir tokat gibi, uyan diyormuş bana.
İlk başta her şey çok sistemli ve sorunsuz görünüyor: insanlar şişelerde üretiliyor, kastlara ayrılıyorlar, kimse sorgulamıyor, herkes mutlu(!) çünkü mutsuzluğa yer yok. Duygular bastırılmış, sanat yasaklanmış, tarih unutturulmuş, “aile” ve “annelik” gibi kavramlar ayıp sayılıyor. Üstelik herkes her zaman “soma” adlı bir uyuşturucuyla sakin, huzurlu ve kontrol altında.
Okurken tüylerim diken diken oldu. Çünkü Huxley’in anlattığı dünya, abartılmış bir gelecek değil yalnızca – bazı yönleriyle bugünü de tarif ediyor. Tüketimin mutluluğun ölçüsü sayılması, bireyselliğin bastırılması, medyanın gücü, insanların yüzeyselleşmesi… Bunlar çok tanıdık.
En çok etkilendiğim karakter John oldu. “Yabani” olarak tanımlanan, bu steril ve mekanik dünyaya dışarıdan gelen biri. İçimizden biri gibi. Duyguları var, acı çekiyor, Shakespeare okuyor, aşık oluyor, sorguluyor. Ama işte o dünya, bu gibi insanların varlığına tahammül edemiyor. John'un yaşadığı iç çatışmalar, bana insan olmanın ne demek olduğunu tekrar hatırlattı.
Kitap boyunca özgürlükle mutluluk arasında seçim yapmamız isteniyor sanki. Ve acı gerçek şu: Huxley’in dünyasında insanlar özgürlükten feragat edip “mutlu” olmayı seçmiş. Ama o mutluluk, içi boş bir kabuk. Tıpkı bazen sosyal medyada gördüğümüz sahte gülümsemeler gibi...
Bu kitabı sadece bir kurgu olarak değil, bir uyarı, bir düşünce deneyi, hatta bir aynaya bakış olarak gördüm. Kendi hayatımı, seçimlerimi, değerlerimi sorgulamama neden oldu. Bir yazar, bir okurun zihninde bunu başarabiliyorsa, işte o eser unutulmaz olur.