·464 syf.··Beğendi
···Okunma: 25 Mayıs 2025 09:30 Okurluk yolculuğumuzun dönüm noktalarını oluşturan devrim niteliğinde hareketler vardır. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumak da kesinlikle bunlardan biri.
Kitabın son sayfasını çevirdim, kapatıp kenara koydum ve şu satırları düştüm sayfama;
“Bu sabah Yüzyıllık Yalnızlık'ı bitirmenin azizligi var üzerinde. Şüphesiz ki bu, kişisel okurluk tarihimde bir kaçışın göz alıcı bir sonu; ışıl ışıl, yepyeni bir yolun başlangıcı.”
Marquez’le yolum ilk kez iki sene önce Kırmızı Pazartesi ile kesişti. Kitabın insanı evinde hissettiren bir dil ve anlatımı vardı. Kendi ülkemle benzer kültürel dinamiklere rastladığımdan olsa gerek yazarın yarattığı atmosferi çok sevmiştim. Lafın kısası, daha ilk buluşmada yıldızım barışmıştı Marquez’le. İlişkimiz öyle güçlenerek ilerlemedi elbette. Aramıza zaman zaman giren şeyin büyülü gerçekçilik denen -ziyadesiyle çetrefilli bulduğum ve yazınsal yolculuğumda “okurluk seviyesi” diye bir olgu uydurmama neden olan- bir edebiyat akımı olduğunu çok sonradan öğrenecektim. Bir yazarın kalesine en gösterişli kapısından paldır küldür girilmeyeceğini Dostoyevski sayesinde öğrenmiştim. Bu sebeple -Marquezle ilişkimin seyrini de göz önünde tutarak-Yüzyıllık Yalnızlık’ı hep kenarda bekletmiştim. Ve dahası -tıpkı Karamazov Kardeşler’de yaşadığım gibi- beni yerle yeksan edecek bir serüvene adım atmaktansa; o yolculuğa hiç çıkmamayı, akıl almaz güzelliklerden mahrum kalma pahasına bile olsa o kalenin kapısından hiç adım atmamayı bile tercih edebilirdim. Bu sebeplerle uzunca bir süre bakıştık Yüzyıllık Yalnızlık ile, ya da onu görmezden geldim demek belki daha doğru olur. Bu kaçış kitap kulübümde Yüzyıllık Yalnızlık’ın listemize eklenmesine kadar sürdü. Ama içten içe bir bahane bulup kaçışıma devam etmeye kararlı gibiydim.
Çok övgü alan kitaplardan beklentim yüksek olur. Belki de bu sebeple onlarla yolculuğum genellikle hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Bu yüzden bir kitaba başlamadan önce üzerine yazılıp çizilmiş hiç bir şeyi okumam. Fakat takdir edersiniz ki Yüzyıllık Yalnızlık’a kulak tıkamak pek de mümkün değil. Malumunuz bir de dizi meselesi var. Görsel bir canlandırmanın -dizi veya film- asla bir edebi eserin derinliğini yansıtamayacağına inanan biri olarak bir süre kaçıştan sonra diziyi de izledim -ki kitap konusundaki merakımı tetikleyen en temel şey belki budur-. Neyse işte, öyle veya böyle cesaretimi toplayıp aldım elime kitabı. Ne de olsa kitapları yarım bırakabilme cesaretinden yoksun bir okur değildim artık. Borges’ın, kitapları yarım bırakışımı haklı çıkarırken maymuncuğa çevirdiğim bir sözü vardır: “Eğer bir öykü sizde daha sonra ne olacağını bilme arzusu uyandırmıyorsa, yazar onu sizin için yazmamıştır. Onu bir kenara bırakın, edebiyat dikkatinize layık olan ya da olmayan, yarın okuyacağınız başka bir yazarı size sunacak kadar zengindir.”
Bu sözlerin arkasına bu kez de Yüzyıllık Yalnızlık için sığınarak bu yolculuğa son verir; çuvaldızı biraz büyülü gerçekçiliğe biraz da kendime batırıp -Marquez’i yerden yere vuracak değilim ya- bu devasa yapıtı yüzüm kızararak da olsa web sayfamın yarım bırakılmış kitaplar mezarlığına terk ederim diye düşündüm.
Kitabın kapağını açana kadar geldiğim zihinsel hazırlık -belki de savaş demeliyim- işte buydu. Eğer hala sıkılıp bırakmadıysanız kitaba geçebilirim.
İki ana karakterimiz Josè Arcadio Buendia ve Ursula Iguaran aynı aileden iki gençtir ve evlenmeye karar verirler. Bu evliliğe karşı çıkan Ursula’nın annesi bir kehanette bulunur, aralarındaki akrabalık bağından ötürü doğacak çocuklarının domuz kuyruklu olacağını söyler. Bu korku ile Ursula aylarca Jose Arcadio ile cinsel birlikteliğe yanaşmaz. Köyde söylentiler alır başını götürür ve bu dedikodular yüzünden Jose Arcadio bir adam öldürür. Adamın hayaleti onları hiç rahat bırakmadığı için oldukları yeri terk ederler. Bir kaç senelik bir yolculuktan sonra bir yerde durmaya karar verirler ve Macondo’yu kurarlar. Macondo ilk başlarda ilkel bir yerleşim yeridir. Para henüz yoktur, insanlar takasla alışveriş yapar. Zamanla kasabaya devlet müdahil olur, idari birimler kurulur ve devamında da din yani hristiyanlık gelir, bir kilise inşa edilir. Çok daha ilerleyen zamanlarda demir yolu inşa edilir -benim endüstri devrimine bir işaret olarak yorumladığım- ve kasabaya ilk kez bir tren gelir; artık kapitalizim de hayatlarına girmiştir.
Buendia’ların yüzyıllık yaşamını konu alır kitap temelde. Çocuklara hep aynı isimler verilir, aynı yazgılar sürekli tekrar eder durur ve herkes kendi kabuğunda bir yalnızlığın esiridir. Aile ağacının en tepesindeki Jose Arcadio Buendia maceraperest, dünyadan kopuk, kendini bir takım bilimsel keşiflere adamış bir karakterdir. Eşi Ursula ise anaerkilliğin bir temsili gibidir. Jose Arcadio zihnindeki dünyaya kapanırken tüm düzeni Ursula çekip çevirir. Sezgileri güçlü, farkındalığı yüksek, adalet duygusu olan bir karakterdir ki bana göre Macondo’da vicdan ve sağduyuyu temsil eder Ursula. Büyük oğul Jose Arcadio dışa dönük ve maceraperest; küçük oğul Albay Aureliano Buendia içe kapanık ama devrimci ruhlu, kızları Amaranta ise kıskançlığın temsili gibidir. Aile içinde bir dizi entrikaya tanıklık ederken dış dünyada da bir devinim olduğunu görürüz. Muhafazakarlar ve liberaller arasında bir iktidar döngüsü vardır. İçindeki devrim ateşini yer yer vicdanı ile dengelemeye çalışan Albay Aureliano Buendia ülkede sayısız savaş çıkarır. Aileye “sözde” prensesler dahil olur, çocuklar deniz aşırı ülkelere din eğitimine gönderilir, muz fabrikası kurulur, işçiler katledilir. Halkı dini otoritesini kullanarak kandırmaya çalışanları görürüz sonra, evlerden silah diye toplanan çatal bıçağın karşı bir ayaklanmanın kanıtı olarak başkente gönderilmesini, sonra güç zehirlenmesi yaşayan muktedirleri ve devamında idam edilişlerini. “Ailemin hakkı zaten” diyerek halkın topraklarına çökenler, avanta karşılığında bunu ört bas eden yöneticiler, sahte diplomalı doktorlar…İç içe geçmiş matruşkalara benzetiyorum bu kitabı. Şöyle geri çekilip baktığımda insanlık tarihinin bir panaromasını görüyorum önce. Sonra Marquez’in ülkesi Kolombiya’nın yakın tarihini. Sonra bir ailenin adeta bir devletin kaderi gibi adım adım yozlaşan tarihini ve her bir bireyin -belki insanlık tarihinin, belki bir ülkenin tarihinin bir minyatürü gibi olan- kişisel tarihlerini. Hiç birini birbirinden ayıramıyorum. Sevgi, aşk, tutku, kibir, bencillik, ihtiras, ensest, iktidar hırsı, para hırsı, zaafiyet, çıkarcılık, dönüşüm, değişim…İnsanlığa dair her şey var sanırım bu kitapta, hani parmağınla gösteremezsin bir kısmını ama varlığını iliklerine kadar hissedersin. Hem büyü var bu eserde hem gerçeklik. Ama iç içe geçmiş vaziyette, birbirlerinden ayıramazsın. Çok gerçek ama değil de gibi.
Biraz da karakterlere değinmek istiyorum. Çok fazla karakter var derinlere inemeyeceğim ama bu eserde derin bağ kurduğum üç figür var; Ursula, Albay Aureliano Buendia ve Rebeca. Ursula bu eserde güzel olan her şeyin temsili bence. Sevgi, vicdan, sağduyu, direniş, adalet. Yoldan çıkan bir şeyleri bir şekilde düzeltmeye çalışırken görüyoruz onu. O yaşlandıkça, gözlerininin feri azaldıkça Macondo’ya da romana da bir karanlık çökmeye başlıyor gibi geliyor bana. Roman boyunca hiç ölmemesini diledim çünkü Macondo’nun sonu onun ölümü ile gelir gibi hissediyordum. Bir diğer karakter Albay Aureliano Buendia. Onun da en çok yer yer galip gelen vicdan ve sağduyusunu; yaşadığı dönüşüm ve farkındalığı sevdim sanırım. Alberto Manguel’in “Her kitabın içinde gömülü bir kaç söz olur, kitap asıl o sözler için yazılır” dediği sözlerden biri olduğunu düşündüğüm şu satırları da şuraya düşeyim; “Albay Aureliano Boendia, yalnızlığının kaskatı kabuğunu delmek için saatlerce çırpındı. Babasının onu buz göstermeye götürdüğü o uzaklarda kalmış günden sonra, tek mutlu anları ufacık balıklar yaptığı gümüş işliğinde geçen zamanlardı. Sadeliğin üstünlüğünü, ayrıcalığını anlayabilmesi için otuz iki savaş çıkarması, ölümle bütün anlaşmalarını bozması, ün denilen pisliğe bir domuz gibi bulanması ve tam kırk yıl yitirmesi gerekmişti.” Rebeca’ya gelince; onda da en çok kendi olma dirayeti ve cesaretini sevmiştim. Kaldı ki Ursula bile ona günün birinde hakkını vermişti.
Kitabın olay örgüsü ve şiirsellikle örülü derinliği kıtanın yaşam ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Nitekim tam da bu sebeple bu eser Marquez’e Nobel ödülü yolunu açıyor. Her ne kadar Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazarlık yolculuğunun altın vuruşu olarak kabul etsek de Marquez eserlerinde genel olarak benzer sularda yüzüyor; din, politika, bürokrasi eleştirisi, şiirsellik ve büyü ile harmanlanmış toplumsal gerçekçilik, inceden inceye bir mesaj yollama kaygısı… Kitapların yazılış tarihine tek tek bakmadım ama bu eserde başka romanlarındaki karakter ve olaylara da referans görüyoruz. Mesela büyükannesinin seks kölesi olan Erendıra’ya, Albaya Mektup Yok’taki bürokrasi çarklarına, henüz okumadım ama zannederim ki Hanım Ananın Cenaze Törenine göndermeler var eserde.
Kitabın dil ve üslubuna gelirsek; bence okunması çok zor bir kitap. Herkese tavsiye etmiyorum. Kitabı görece kısa sürede, günde ortalama 70-80 sayfa okuyarak bitirdim. Zihnimin çok açık olduğu sabah saatlerinde bir kaç saatimi ayırarak okudum. Gözümü kırpmadan satırları takip ettim çünkü bir kaç satırlık dalgınlık insana kitapta bir kaç yıl kaybettirebiliyor. Zaman doğrusal ilerlemiyor ve olay örgüsü de, karakter tablosu da aşırı karışık. Demem o ki, iş çıkışı yorgun zihinle başına oturulacak, araya dereye sıkıştırılacak bir eser değil. Şununda ekleyeyim; eğer dizisini izlemeseydim ne bu hayali dünyayı kafamda canlandırabilirdim ne de karakterleri takip edebilirdim. Netflix’in ve Marquez’in çocuklarının böyle bir niyeti varmıydı bilemem ama şahsım adına -prensiplerimi de bir kereliğine çiğneyerek- edebiyat dünyasına büyük hizmet sunduklarını düşünüyorum. Dizi öylesine başarılı bir yapım ki insanı kitabın gerçek derinliği konusunda akıl almaz bir merak uyandırıyor. Zaten Yüzyıllık Yalnızlık -modern zamanların tabiri ile- spoi yiyeceğiniz bir eser değil. Olay örgüsü bir girdap gibi, önceden duyduklarınızın hiç bir hükmü yok.
Kitaplarla ilişkim onlar üzerine bir inceleme yazdıktan sonra biter genellikle. Ama bazılarını takip etmeyi hiç bırakmam. Magda Szabo’nun Katalin Sokağı, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları serisi gibi mesela. Adlarının geçtiği her şeye kulak kabartır, üzerine yazılıp çizilen her şeyi okurum. Bu aileye şimdi Yüzyıllık Yalnızlık’ı da katmış oldum. Yine başa dönecek olursam, Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumak okurluk tarihimde bir dönüm noktası oldu. Marquez hiç beklemediğim bir şeyi yapıp bana kalesinin en gösterişli kapısını hiç zorlamadan açtı. Belki de hep açıktı, yenildiğim yalnızca korkularımdı bilmiyorum. Bu eserle de Marquez ile de hikayem asıl şimdi başlıyor. Belki barışırım artık büyülü gerçekçilikle. Belki kıyım kıyım kaçtığım o Latin Amerika Edebiyatı yeni meskenim olur. Bilmiyorum.
İyi ki varsın Marquez, iyi ki yazdın, iyi ki okuduk.