Puan vermedi·342 syf.····Okunma: 24 Nisan 2025 12:16 Büyünün bilgi ile anlamlandırılarak bilim olması. Veya bilgi olmadığında bilimin büyü sanılması. İşte Zelazny’nin Işık Tanrısı kitabı…
Işık Tanrısı, bilgiyle önümüzün aydınlanacağını ve bilgisizliğin yalnızca bir süreç olduğunu kendine öz olarak kabul ediyor ve bu özü kelimelerin gücüyle gösteriyor. Sanırım buna en güzel örnek kitabın kendisi olacağından buraya kitabın daha en başında bulunan bir paragraftan ufak bir kısım koymak istiyorum;
“Pusulanın dört yönünü mantık, bilgi, hikmet ve bilinmeyen oluşturur. Bazıları bu sonuncu yöne doğru eğilir. Diğerleri ise üzerine gider. Onun önünde eğilmek diğer üç yönü gözden kaybetmek demektir. Ben bilinmeye teslim olabilirim, ama bilinemeyene asla.”
Özellikle son cümlenin bilimin ışığında yürümeyi seven bizleri çok güzel tanımlandığını düşünüyorum. Bir şeyi bilemiyor veya anlayamıyor olabiliriz. Fakat önemli olan bilinmezliği araştırarak anlamlandırmaya çalışmaktır. Çünkü bilim her şeyi bilmek değildir, her şeyi bilme uğraşıdır.
Eh, bir bilimkurgu kitabında bilimin bulunması ve bilimin özünün anlatılması çok şaşırtıcı olmayacağından (veya insanın köpeği ısırması gibi haber niteliği taşımadığından*) ve başlangıç altı bilim tanımlarımın ilgi çekiciliğinin** incelemenin odağını kaydıracağından yavaştan kitabın dilini ve konusunu konuştuğumuz kısımlara geçebiliriz sanırım.
*Gezegen D01O02G03’de. Bu gezegende soyu tükenmekte olan alt ırk insanlığa zarar vermek gezegenden sürülmek anlamına gelmektedir.
**Düşen insan veya basit işleri beceremeyen insanların videoları gibi düşünebilirsiniz. Bu videolara bizim başımıza gelmediği için güler, keyifle vakit geçirir ve hapsoluruz. İlgimiz, odağımız orada kalır.
Kitabın anlatım dili diğer bilimkurgu kitaplarından alışkın olduğunuz dilden biraz daha farklı gelebilir. Çünkü Zelanzy devrik, uzun ve biraz da karışık cümleler kurmayı seviyor. Işık Tanrısı’nda ise buna bir de aynı karakterler için farklı farklı isimlerin kullanılması ekleniyor. Tıpkı Gandalf’a; elferin Mithrandir, cüclerin Tharkûn ve Haradların Incánus demesi gibi. Bu nedenle bazen bir paragrafın başına tekrar dönmek ve konu dahilindeki kişinin kim olduğuna bakmak gerekebiliyor. Fakat bu öyle okuma zevkini kaçıracak bir şey kesinlikle değil. Silmarillion’dan da aşina olduğumuz ufak bir zorluk(?) sadece. Hem ben takip etmekte birazcık zorlandım diye bu size de olacak demek değil zaten. Sadece birazcık dikkat istiyor kitap o kadar.
Ayrıca bu ufak dikkat istemi Işık Tanrısı’nın değindiği konular için de gerekli oluyor. Çünkü kitapta din ve teknoloji birbiri içerisine geçmiş bir şekilde önümüze sunuluyor ve bu, yer yer tatlı bir kafa karışıklığı yaşamamıza neden oluyor ki bu da Zelanzy’nin amaçladığı bir şey aslında; Bilgisizliğin bilinememe ile karıştırılarak mistikleşip dinselleşmesi.
Işık Tanrısı, teknoloji sayesinde var olan ürünlerin onu anlayamayanlar tarafından dini ve kutsal sayıldığı, bu teknolojiye sahip olan insanların da tanrılaştığı bir evrende, teknolojik anlamda gelecekte ama halk açısından geçmişte geçiyor. Teknoloji kullanan insanlar ilk başta kendilerini tabii ki tanrı olarak görmüyorlar ama yüz yıllar içerisinde yarışa her zaman gölgeler içerisinde geriden başlayan ve yavaş yavaş hızlanan kaçınılmaz olan kendilerine yetişiyor ve hükmetmenin güç zehriyle yozlaşan bu insanlar en sonunda kendilerinin Tanrı olduğuna inanır hale geliyorlar*. İşte tam olarak burada da bir insan ortaya çıkıyor;
*Oyunlarla arısı iyi olanlar sizin de aklınıza o oyun var değil mi? Warhammer… Kim bilir belki de birbirlerinin ilham kaynaklarıdırlar.
Yalnızca Sam…
Kitabın giriş bölümü; gözden düşmüş, yaralanmış ve gökteki evlerinden (Olimpos) kovulmuş “tanrılarla” başlıyor. Tanrılarımız yeniden eski yerlerine kavuşmak ve bu yolda düzeni değiştirecek isyanı başlatmak için daha önceden tanrılar ile yüzlemiş Işık Tanrısı’nı aramakla işe başlıyorlar. Ve kendine yalnızca Sam diyen Işık Tanırımızın bulunmasıyla bilim, din, ideoloji, felsefe gibi konuları tartışmaya açıyorlar. Tabii ki müritler ve iblisler eşliğinde.
Evet, evet yanlış okumadınız; ışık saçan, şekil değiştirebilen, yoktan var olabilen iblisler.
Biz bilimkurgu diye biliyorduk bu kitap fantastik kurgu mu? diye sorguladığınızı duyuyor gibiyim. Fakat incelemenin ilk kısmında sözünü ettiğimiz bilgi (bilmek) tam olarak burada devreye giriyor. Bugün bilgi bize, bir deste kart içinden rastgele bir kart seçtiren ve sonra o kartı nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde bulduran kişinin büyücü olmadığını söylüyor ise* aynı şekilde Zelazny de bilimkurgu bilgisiyle iblisleri yaratıyor. Peki nasıl mı? Eh orası da kitapta.
*Paralel evrenler bu önermede göz ardı edilmiştir. Belki de yeterince bilgi edindiğimizde büyücü oldukları da ortaya çıkabilir.
Işık Tanrısı Evrenini Yaratılışı ve İlk İsyan.
Kitabın giriş bölümünün bitmesiyle Işık Tanrısı evrenimizin başlangıç sürecinin ve Sam’ın başkaldırışının hikayesi başlıyor. Sayfalar ilerledikçe teknolojik icatların yavaş yavaş nasıl yozlaşan tanrıların elinde halkı daha çok köleleştirmek için kullanılmaya başlandığını ve Tanrıların bu durumun insanlığın iyiliği için olduğuna kendilerini nasıl inandırdıklarını görüyoruz.
İşte bu inancın varlığı da isyan tahtına çıkan basamakların ilkini oluşturmuş oluyor ve Yalnızca Sam, Tanrılar ile yaptığı konuşmalarla ve tartışmalarla bu basamakları bir bir çıkarak isyan tahtına oturup “İvmecelik” isyanının başlatıyor.
Kitabın büyük kısmı da Sam’in bu İvmecilik isyanı üzerinden ilerliyor. Sam’in bu süreçte isyan için yaptıklarını ve tanrılarla olan yüzleşmelerini okuyor, yapılması en zor şey olan pasif kalabilme ve basit düşünebilme ile insanlığın kibrinin nasıl ortaya dökebileceğini, kelimelerin inanca göre anlamlandırılmasıyla nasıl farklılaşabileceğini görüyor, Zelazny’nin anlamlandırma ve bakış açısı savaşını izliyoruz.
Fakat bu satırlar sadece seyir zevki yüksek bir savaş sunmakla kalmıyorlar. Bu satırlar aynı zamanda Zelanzy’nin fantastik kurguyu bilimkurguya dönüştürdüğü yerlerin de kalbini oluşturuyorlar. Sam ve tanrıların yüzleşmesine kadar fantastik kurgu gibi ilerleyen olaylar bu konuşmalar sırasında gerekli bilgilerin verilmesiyle nefis bir bilimkurguya dönüşüyor ve bizi anlamanın verdiği huzurla dolduruyorlar. Böylelikle bakış açısı ve anlamlandırmanın savaşında fantastik kurgu ve bilimkurgunun cephesi açılmış olmuş oluyor.
Eh insan daha ne isteyebilir ki?*
*100 milyon dolar?
Ve Her İyi Anlam Savaşının Çözümünde Olduğu Gibi; Taşlar ve Sopalar…
Kitabın son bölümü kelimelerin ve anlamlarının geride bırakıldığı aksiyonun sazı eline aldığı savaş. İsyan krallığının imparatorluk olma aşaması, insanlığın kurtuluş yolu; iblislerin, zombilerin, canavarların, cinlerin, insanların, yarı-tanrıların ve Tanrıların savaşı.
Peki Tanırlar, özellikle kendinden başka kimseyi umursamayan tanrılar, savaşa girerse ne olur? Sayfalarca süren tanrısal güçlerin yıkımı ve tabii ki bu yıkımın takipçileri; öfke, nefret, acı ve katliam.
İşte Işık Tanrısı’nın son düzlüğü; isyanın yükselişi ve düşüşü…
Fakat bir kere özgürlük tohumu çiçek açtığında insanların aklında, kim diyebilir ki özgürlük isyanı bitebilir diye? Kim diyebilir ki özgürlük çiçeğinin tohumları tamamen kül oldu diye? Ve kim diyebilir ki kalan tohumlar ilkinden bile güçlü bir çiçeğe dönüşemeyecek diye?
KİMSE.
Çünkü özgürlük düşünen kişiden bağımsızdır. Özgürlük düşüncenin kendisidir. Tüm yalanların, tüm doğruların özüdür. Ve o çiçek bir kere açtığında da zaman içerisinde solsa bile yeniden ve yeniden, her seferinde bir öncekinden daha şiddetle ve şevkle açacaktır.
Tıpkı yaşadığımız dünyada defalarca olduğu ve defalarca olacağı gibi.
Tıpkı Işık Tanrısı’nda olduğu gibi.
Yeniden yeşeren özgürlük tarlalarıyla da Işık Tanrısı artık kapanışa ulaşmış oluyor. Fakat kapanışta bizi sonuçlarını kestiremediğimiz politik planlar ve ilginç ittifaklar karşılayarak son sayfalarımızı, tıpkı tarlaları besleyen doyurucu yağmurlar gibi heyecan yağmurlarıyla dolduruyorlar.
Herkese iyi okumalar dilerim.