Her insanın etkilendiği yaşadığı çevreden yakın, orta, uzak olarak kategorize ettiğimiz durumlar vardır. İnsan sosyal bir varlık olduğu için etkilenmesi normaldir. Okul çağlarında farklı, yetişkin çağlarında başka, olgunluk çağlarında ise bambaşka olur. Cumhuriyet tarihinde önemli bir yere sahip M. Kâmâl ise etkilendiği kişilerden siyasi anlamda kamalist zihniyet beğenmemezlik yapsada 2. Abdülhamid Han Hazretleridir. 2.Mahmud Han yenilik hareketlerinde önemi vakayı hayriye olayında (hayırlı olay) Nizam-ı Cedid ı ortaya koyması ile dikkatleri çeker. Askeri, siyasi, kılık kıyafet, tekkelerin kapatılması, din özgürlüğü gibi alanlarda kendini gösterir. Bu anlamda 2.Mahmud Han Hazretleri ile M. Kâmâl benzeşir. M. Kâmâl'in öncülü olan 2. Mahmud yol göstericidir. Örnek vaka olmadan bir yenisini yapmak zordur. 20 yüzyılda gelişen şartlar Osmanlı Devleti'ni birinci cihan harbine sokmuş olması İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin triuvimlik yönetimi ile devleti kurtarma hayali ile girişilen savaş akabinde askeri olarak kısmî başarilar yanında başarısızlıklarla dolu bir muharebe olarak tarihe geçti. Bu muharebe bir çok kişiye farklı anlamlardaki etkisi menfi ve müspet olmuştur. M. Kâmâl gözlem yeteneğini de kullanarak bu savaşlarda başarı kadar başarısızlığı kendi yönettiği cephelerde yaşadı. Dünya siyasi aranesı birinci cihan savaşı öncesinde farklı ideolojileri ortaya çıkarması yanında farklı ittifaklara da kapı açtı. İngiltere- Fransa ortalıklığı bazen İngiltere-Fransa- Rusya ortaklığı gibi, bazende ufak devletleri yanları almaları ile itilaf Devletleri büyüyordu. Bunun karşısında emperyalist dünyaya geç katılan İtalya ve Almanya devletleri ile birlikte Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ve küçük Bulgaristan ile ittifak Devletleri birlikteliği bu yapıyı oluşturdu. Osmanlı Devleti bu savaş öncesinde İngiltere ve Fransa ortaklığına yanaşmak istemesi bu iki devletin emperyalist bakış açısı ile uyuşmaması nedeniyle yeni tarih sahnesine çıkan emperyalist Alman aklı ile birlikteliğe girme durumunu oluşturdu. Bu birliktelik Almanya tarafından kurulan oyuna gelen triumvik Enver, Talat, Cemal paşaların strateji gibi görünen ama stratejisiz planları olduğu ortaya çıkan durumun vehametini göstermesi açısından düşündürücüdür. Osmanlı Devleti hilafet merkezi olması hilafetin gücünden faydalanmak istemesi Pan İslamı öngören kurgu savaşta etkisini neredeyse gösteremedi. Alman Devleti de İngiltere'nin planlarına ket vurmak için Osmanlı Devleti'nden faydalanmayı bilmesi yanında kendi planında başarısızlığa uğradığını gördü. Birinci Cihan Harbi bitmesi yeni oyun kurucular için bir fırsat doğurdu.
Savaşın bitmesi devletlerin yönetim biçimi açısından zafer kazananlar demokrasinin gücünü göstermiş olduğunu, mağlubiyet alanların ise monarşilerinin veya mutlak meşrutiyetlerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Osmanlı Devleti her ne kadar meşruti monarşi ile yönetiliyor olsa da demokrasinin tam olarak işleyiş göstermediği bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Yenilen devletler içinde bir umut var mıdır sorusu akıllara gelebilir miydi. Yenilgi güzel bir öğretmendir. İlim sahasında doğruyu bulmak için yapılan yanlışlar doğru için önemlidir ve her aşamasında farklı bir bulguyu gösterir. Devletlerin yenilgi sonrasında dünya siyasi arenasında nasıl davranması gerektiğini görmesini sağlamak için kişilerin olduğu kadar devletleri'nde bazen keskin bir makas değiştirmesi gerektiğini gösteren durumlar ile karşı karşıya kalabilir. Başat güçler demokrasi ve meşruti monarşi ile yönetiliyor. İngiltere'de meşruti monarşi, Fransa'da cumhuriyet, Rusya'da 1917 devrimi'nden sonra cumhuriyet olarak siyasi yapısını değiştirdi. Japonya'da ise feodal samurayi despotizmi 1860’ların sonunda devrildi ve 1868’de Meiji restorasyonu ile imparatorluk Tokyo’da yeniden gücünü kazandı. Doğudaki en büyük güç Japonya'da ise imparatorluk ile yönetiliyordu. Dünyanın geri kalanı ise sömürgeci olarak manda yönetim altında gayri siyasi hayatlarına devam ediyordu. Birinci cihan harbi galip ve mağlup devletlerin siyasi olarak kamplaşması yanında sağ ve sol diyebileceğimiz siyasi akımları da beraberinde getirmiştir. Almanya, İtalya ve Japonya'da faşizan bir diktatörlük kuruldu. Tek adam denilen bu faşist yönetimlerin gittikleri siyaset ve galipleri nde acımasızca antlaşmalar eliyle kurdukları düzen ikinci dünya harbi'nin kapısını açmıştır.
Birinci cihan savaşı sonrasında kuzey komşumuz Rusya Cumhuriyeti'nin Marksist bir yapıya bürünmesi diğer ülkelere dev bunları emperyalist akıl ile yayması Doğu Avrupa'da tutun Asya'nın bir çok ülkesine hatta Avrupa'da siyasi partilerin kurulmasına kadar gitmiştir. Rûsya Devleti'nin dünya için sunduğu yönetim reçetesi "Tek yol sosyalizm mottosuna sahip, tek dünya devleti" projesidir. Marksizmin bir ideoloji olması ve bir sonraki aşaması komünizm ile bitecek devrimin ayak sesleri bütün dünyada çanların salmasına yol açmıştır. Türkiye'de ise kurtuluş savaşı esnasında Rusya ile ikili ilişkilerde konjonktürel olarak Rusya ile iyi geçinmek gerektiği zorunluluğu doğmuştur. M. Kâmâl ve Kazım Karabekir Paşaların bilgisi dahilinde Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur. Mustafa Suphi ve arkadaşları tarafından Türkiye'de komünizm, 1920 yılında Türkiye Komünist Partisi ile partileşme sürecine giren ve günümüzde devam eden siyasi hareket olarak süreci işlettiler. Kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Komünist Partisi'nin bir anlamının kalmadığı ortaya çıkması ile başlayan süreç partinin yöneticilerinin ölümleri arkasında bir çok sırrı barındırıyor. Tıpkı Birinci Millet Meclisi'nde öldürülen Ali Şükrü bey vakası gibi faili meçhul cinayetler ile ortadan kaldırıldı. Yönetimi elinde tutan erk kimin elinde ise bu cinayetlerin onların isteği ile olmadan olamayacağını gerçeğini gösterir. İnsanoğlu hayatın her alanında karşıt görüşlere sahip insanlarla karşılaşır ve bu devletlerin de bir başka devlet ile karşı karşıya kalacağı durumların da olacağı bir hakikattır. Bu düşünceye sahip insanlar rahatsız edici duruma geldiği zamanda ise medeni olarak mücadele etmeden gayri medeni hareketler ile ortadan kaldırmak yoluna gidiliyor olması o kişiler hakkında bizleri düşündürmesi gereken soruları sormamıza yol açıyor. Güzel bir söz vardır: " Mağluptur bu yolda galip" siyasi olarak yenilmiştir lakin fikirleri başkaları tarafından devam ettirilir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ortaya çıkan yönetim biçimi cumhuriyet görünümlü tek adam diktatöryasıdır. Cumhuriyet halkın iş başına seçimler belirlendiği sistem olması, demokrasi ise halkın seçtiği kişilerin yönetimi devralmasıdır. Kurgu seçimler ile tek bir kişinin milletvekili listeleri oluşturması, adı cumhuriyet olan devlet biçimi ile aynı kategori de olmayan bir yönetim biçimidir. Seçim var ama göstermelik, demokrasi var ama tek bir siyasi parti var, sözde demokrasi var, açık oy, gizli sayım gibi saçma sapan ucube bir sistemi bu ülke 1923'ten 1946 yılına kadar yaşadı. Faşist militarist düzene karşı koymak için Türkiye'deki bazı klikler parti olarak nevşüma bulamasalarda gazete ve dergi olarak neşriyatlarına devam etme olanağını sınırlı da sürdürdüler. Kadro dergisi Yakup Kadri, Nedim Tör, Dönme Dolap Eski Komünist Şevket Süreyya Aydemir, Asaf Belge, eski Tkp'ci İsmail Hüsrev gibi kişilerin önderliğinde inkilapları koruma, yerleştirmek için tek adamın onayını da alarak program yönettiler. Bu kliğin esas amacı kamalizm görüntüsü adı altında genel olarak Kadrocular’ın hareket noktası tarihî materyalizm olmakla beraber sınıf mücadelesini benimsemeyip emperyalist devletlere karşı yapılan mücadelenin bir sınıfa değil bütün bir millete ait olduğunu savunmaktı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti altı umdeden biri olan Devletçiliği benimsemesine rağmen, devletçilik ilkesinin yeterli bulunmadığı gerekçesiyle burjuvazi sınıfı da oluşturmak istemesi karma bir sistem örneğini göstermiştir. Kadrocular ise materyalizmi savunuyor olmaları yani sınıfsız bir toplum arzu ediliyordu. Bir taraftan kamalizm, diğer taraftan sınıfsız bir toplum olan( komünizm) Sol Türk düşünce yapısının ne kadar çocuksu bir hayale sahip olduğunu gösterir. Ankara Valisi ve CHP Ankara İl Başkanı olan Nevzat Tan Doğan'ın meşhur bir sözü vardır: " Bu ülkeye komünizm getirilicekse de biz getiririz " diye belirtmesi ülkedeki sağ faşizan görüntüyü vermesi başka düşüncelere ne kadar kapalı olduklarını gösterir. M. Kâmâl'in kurduğu cumhuriyet baskıcı, anti özgürlükçü, çoğulcuğu içermeyen bir düşünce biçimidir. İkinci Abdülhamid Han için kâmâlist tarihçiler istibdat yanlısı olduğu için bu şekilde isimlendirilken, M. Kâmâl'in kurdurduğu baskıcı yönetime de adlandırdığımız zaman tek adam diktatörlüğü demek istenilirse bu ülkede suç teşkil edebilecek bir durum ile karşı karşıya bırakılıyor. Kadro dergisi marksist bir yapıda olması rejim ile ters düşmesine sebep oldu, kâmâlizmin olduğun yerde bir başka çiçek açamazdı, batalıkta sadece Asyatik tipli(Türkler) olan lotus çiçeği yetişirdi.
1946 sonrasında dünyada oluşan konjonktürel durum tek parti faşizanlığının olmayacağı yönünde gelişmekte olan ülkeler için bir sinyal niteliği taşıyordu. Kuzey komşumuzun emperyal istekleri dönemin Rusyadaki Türk Büyükelçisi'nin yanlış beyanları ile Türk hariciyesinin Batı'nın kucağına düşmesi için yeterli bir sebep haline geldi. Türk büyükelçisi, mutat bir şekilde İngiliz ve Amerika büyükelçilerini Rusya'daki gelişmelerden haberdar ediyordu. Bu haberleşme memnuniyet ile birlikte Türkiye'nin batı gözünde maddi ve manevi olarak dış etkiye açık olması durumunu gösterdi. BM ve NATO'ya girebilmek için Türkiye'nin vermesi gereken ödünler çok partili düzen ve komünizm için kıyasıya mücadele etmesi gerektiğini ortaya çıkardı. Türk askeri Komünist Kuzey Kore'nin saldırgan ve yayılmacı politikasının gereği olarak Güney Kore'ye saldırması Türkiye için NATO'nun şemsiye altına girmesi için bulunmaz bir fırsat doğurdu. Bu fırsatı o zaman ki hükümet, muhalefete sormadan karar alarak tarihte Kore Savaşı olarak adlandırılan savaşa ülkeyi sokarak bunun neticesinde ödülünü almıştır. Türk siyasetinde CHP, Demokrat Partiyi Kore Savaşı için suçlarken, bundan önce kimseye hesap vermeden ülkeyi yöneten aklın kimseye sormadan yaptığı düzenlemeleri hatırlatmak gerekir. O zaman muhalfet yok idi istenilenler ikinci adam diktatöryasında yaşandı ve seçimler sonucunda muhalefete yer alan CHP'nin yaptığını bu sefer iktidar partisi olarak Demokrat Parti kimseye sormadan pozisyon alabiliyordu. Demokrasi bu ülkede tam olarak yerleşmemesinin sebebi CHP'nin ülkede ayrımcılık yapması ve insanları ötekileştirmesidir. 1950'li yıllardan sonra ülkede kültürel olarak bir serbestlik yaşanmaya başladı. Nilüfer Yalçın adlı bir girişimin öncülüğünde Forum dergisi hayat buldu. 1954-1970 yılları arasında yayımlanan bu dergi, Demokrat Parti'ye muhalefetiyle bilinen ve yazarlarına göre Türkiye'de Batılı standartlara uygun demokrasi ve kurumların yerleşmesini amaçlayan 15 günde bir yayımlanmış dergi olarak faaliyetlerine devam etti. Derginin çıkış amacı, 1954 genel seçimlerinden sonra Demokrat Parti iktidarını bilimsel bir yöntemle eleştirerek uyarmak ve yurt sorunlarını kapsamlı bir biçimde sergilemek olarak belirlendi. 1923-1938 yılları arasında yönetimi eleştirmek isteyen parti, gazete ve dergilerin başına neler geldiğini tarih bizlere tüm açıklığıyla göstermiştir. 1950' den sonra bir dergi kuruluyor amacı eleştri yapmak için mücadele etmek, bu doğrultuda eleştri yapmak 1923- 1950 yılları arasında mümkün görünmemesi, demokrasinin işlemediğini gösteriyor. Bu doğrultuda hareket eden Forum dergisi, sayfalarını çeşitli görüşteki yazarlara da açarak ülke gündemine çeşitli tartışma konuları getirdi. Bugüne kadar olmayan özgürlük demokrasinin az, da olsa geliştiğine işaret ediyor. Yazarlar arasında Yalçın Doğan, Turhan Feyzioğlu, Çoşkun Kırca, Mümtaz Soysal, Turan Güneş, Sadun Aren, Şerif Mardin ve Bülent Ecevit gibi isimler yer alıyordu. 1960'lı yıllara kadar devam eden dergi Aydın Yalçın'ın ve bazı yazarların sağ kesime kayması, bazılarının ticarete atılması neticesinde başka isimlerle yol alçmış, dergi sol yanlı bir çizgiye gelmiştir.
1950 ve 1960 yılları arasında ülkeyi yöneten Demokrat Parti'nin, CHP'nin halkı isyana yönlendirmesi, askeri vesayetin hala Kinci İsmet İnönü'nün boyunduruğu altında olması, üniversite ve basının kışkırtması sonucunda 1960 darbesi denilen eli kanlı askeri müdahale ile siyasi hayatına hem ruhen hem de bedenen son buldu. CHP'nin iktidar olmadığı bir ülkede demokrasi çarkı ağır aksak şekilde de olmasa bile yürüyemediğinin kanıtını olan altmış darbesi ve kurulan askeri vesayet düzeni ülkede darbeler dönemininde yolunu açmıştı. Millî Birlik Komitesi denilen askeri cunta, 27 Mayıs 1960 tarihinde Demokrat Parti Hükûmetini darbeyle devirerek siyasi iktidarı ele alan ve sonradan başına Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel'in getirildiği Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup otuz sekiz kişilik bir askerî cuntadır. Ülkenin buhran ve kargaşa ortamına düşmesini engelleyen askeri darbeciler bundan önceki buhran ve kaosu görmemeleri takdire şayan bir haldir. Askeri vesayet bu ülkenin askeri değil faşist CHP'nin silahlı örgütü olarak gayri resmi duruma kendini itmesi halkın orduya kötü görmesine sebep olmuştur. Yön dergisi Demokrat Parti'nin baskıcı döneminin sona erdiği 1961’de yayına başlayan ve 27 Mayıs Darbesi sonrası yayınlanan sözde muhalif bir dergi. Ülke darbe sonrasında özgürlüğü elde etmiş, bu özgürlük meyvesini vermiştir. Bunun neticesinde kolları sıvayan ve yayın hayatına giren derginin sahibi olan Marksist Doğan Avcıoğlu yapmıştır. Yön dergisinin ilk sayısında aydınların ortak bildirisi yayınlanmıştır. Kâmâlist rejimin yaşadığı ülkede Yön dergisinin ilk başyazısının son cümlesi manidardır: "tek çıkar yol, sosyalizm dir. " oldu. Derginin ülkede kalkınma olmamış gibi, kalkınma temposunu yakalamak, gelir adaletsizliği, kemer sıkma politikası gütmek, fedakarlık ve kazanılanın eşit şekilde bölünmesi gibi politikaları savunuyor gibi yapması kâmâlizme gizliden gizliye savaş açmış olduğu izlenimi uyandırıyordu. Bu ülkede kalkınma olacak ise sosyalizmin olacapınk çünkü kapitalist olmayan ülkeler için bu açılım diğer ülkeler için örnek olabilirdi. Ütopya ne güzel bir hayal biçimidir. İnsan hayal kurmadan istediklerini yapamaz. Önce hayal kuracaksın sonra harekete geçmek için de çaba göstereceksin. Aksiyon almak için, insanları kendi idealleri etrafında toplamak ve öğretmen olmanın bilincine sahip olmak gerekir. Sonrasında öğretmen, öğrencisini kolaylıkla bulur. Kitle haline gelmek için çaba göstermek, toplumda önder öğretmen olan kişilerin en zorlandığı mücadele yöntemidir. Halk peşinden gitmek istediği kişinin fikirlerine ve aksiyon almasına bakması deney gözlem bağlamında şuur oluşturma konusunda önder öğretmen ve öğrenciye yani halkı karşılıklı eğitir.
1930 yıllar ülkede tek adam diktatöryası yıkımın olduğu dönenmlerine girerken dördüncü güç olarak kabul gören basın farklı düşüncede olan kişiler tarafından mecmua çıkartmak için harekete geçer. Bu mecmualardan birisi olan " Resimli Ay" Sertel çiftinin gayreti ile kuruldu. Amerika'da eğitim almış olan çift, Türkiye'de olmayan bir konsepti uygulamak istemiştir. Derginin ilginç bir çalışanı vardır, bu isim sol cenahın ülküleştşrdiği Rusya aşığı komünist " Nâzım Hikmet. " Mücadeleci bir tipolojiye sahip olan Nâzım bu mecmuayı diğerlerinden farklı bir cepheye sokmuştur. Tarihsel dönüşümlerin olmazsa olmaz olduğu gerçeğini ve bunları uygulamanın zorunluluğu hakkında görüşlerini bildirmiştir. Sabiha Hanım, ikinci cihan Harb-i sırasında da basındaki mutat konular hakkında tartışmalardan söz ediyor. Yeni bir mecmua adı da "Görüşler" idi. Bu dergide iki farklı kliğin yazı yazmasını istiyordı. Burjuvazi yanlısı mason celal bayar ile komünist- kâmâliat Şükrü Kaya. Bu mecmua içinde farklı isimlerin yazı yazmasını istiyordu. Cami Baykurt, Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Boratav ve Sabahattin Ali gibi isimlerle çalişmak istıyor. Mecmua'nın amacı demokrasiyi geliştirme konusunda bir cephe oluşturma düsturudur. Cami Baykurt M. Kâmâl'in dönemi diktatörlüğüne karşı geldiği için yerden yere vurulmuştur. Eleştri bu dönem için yargı sonrasında mapushane ya da faili meçhul cinayetler sebebiyle ortadan kaldırılmak demektir. Türk yargısı Sabahattin Ali'nin dosyası için yönetimin istediği doğrultuda hareket ederek yargının bagumsızlığına gölge düşürmüştür. Sabahattin Ali bir dönem M. Kâmâl e muhalif olması sonrasında da dava adamı olarak görev alması onun siyasi kişiliği hakkında önemli bir ipucu gösterir. Her ne kadar muhalif olan bir kişinin sonu faili meçhul cinayet ile son bulmaz. Kâmâlizm illetli olması bu illete düşen herkesi farklı ideolojilere itmiştir. Cumhuriyet dönemi düşünürleri de tam olarak kâmâlizm nedir sorusunun cevabını bulamadıklarını çünkü ortada böyle bir ideolojinin olmadığını anlamışlardır. Yalçın Küçük hocaya göre ise kâmâlizm 1930 yılına kadar yaşamış bundan sonra kendi adının olduğunu ama kendisinin olmadığını belirtir.
Türkiye'de Rus etkisi ile yaşanan sosyalizm etkisi bundan böyle bir parti olarak yaşayacak olursa da CHP ile olması gerektiğidir. CHP'nin normal seçimler ile aldığı oy oranları bellidir. Dışarıdan olmasa içerideki uzantıları ile hasbelkader iki kere iktidara darbe sonrasında gelebilmiş olması bu partinin ne kadar acziyet içinde olduğunu açıkca gösterir. CHP'nin ayrıca iktidar bazında sözde sosyalist görünümlü olması özel sektör ile dirsek teması olması durumuna helal getirmediği gibi özel sektörde bir çok avantaj sağlmasına yol açmıştır. Kâmâlizm'in borazanlığına asker, yargı, üniversiteden sonra özel sektörde destek vermektedir. Güç siyasi alanda CHP'de olmuş olsada siyasi alanın dışında kalan özel sektörü yönetenlere de büyük sorumluluklar yükler. Köylü milletin efendisidir diye belirten Kanun-i Sultan Süleyman Han Hazretlerinin beyan ettiği bu veciz sözü sanki kendisi söylemiş gibi apartıp sonra köylüye yaşam hakkı tanımayarak görüntüsünden, konuşmasına kadar aşağılayacı tutum sergilemekten imtina etmeyenler özel sektöründe eline güç vermesi toplumu içine düşürdüğü durumu özetler. Her alanda baskı kâmâlizm'in yılmaz bekçisi CHP'yi bu halk iktidara getirmeyerek cezalandırdı. Süreti haktan görünmek için açılım yapılması bu zihniyetin ikircikli yanını gösterir. Ruh var ise bedenvardır, bu toprakların ruhu olan İslâm dini, kâmâlizm bedenini istemiyor. Fikirlere saygı duymak çeşitlilik açısından farklılık göstermesine tepki konulmayacağı gibi tek tip insan modeli oluşturmak için dikte edilen sistemi protesto etmesi yanında hiçbir şekilde de istemiyor. Sol bu ülkede kendini ideoloji olsun, kültürel alanda şampiyonu olarak görmektedir. Dünya ideolojisi ve kültürel alanda kâmâlizmin dünyada ne gibi bir başarısı var sorusu cevapsız kalacaktır. Yalçın küçük hocanın dediği gibi bu ülkede kâmâlizm yoktur ama biz varmış gibi çabalamak zorundayız diye beyân eder. Bu ülkenin özeti budur.