Oyunların şahı olan bu oyunun zihinsel anlamda neler yarattığına dair hiç kafa yordunuz mu bilmiyorum. Ama tesadüf kavramıyla hiçbir alakası olmayan satrançta insanın kendisine karşı oynamak istemesinin mantıksal açıdan saçmalık olduğunu anlamak için çok da kafa yormaya gerek yok. Aslında satrancın cazibesi, stratejisinin her beyinde farklı biçimde gelişmesinden kaynaklanır. Bu ruhsal savaşta siyah, beyazın o an hangi hamleleri yapacağını bilemez ve sürekli tahmin etmeye, kaçış yolları bulmaya çalışır; bu esnada da beyaz taş, siyah niyetini anlamaya ve hamlesini kavuşturmaya çalışır. Aynı kişi hem siyahı hem de beyazı oynarsa o kişinin beyni hem her şeyi bilmek hem de bilmemek durumundadır bu büyük bir çelişkidir beyaz olarak oynarken bir dakika önce siyah olarak hedeflediği şeyi zihninden silmelidir. Bilincin ikiye bölündüğü bu iki kişilik düşünme şeklinde beyin tıpkı bir cihaz olduğu gibi açılıp kapanmak ister yani Satranç karşı oynamak kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir sözün kısası bu imkansızlığı bu saçmalığı çaresizlik için aylarca denedim ancak aklımı kaçırmamak ve delirmemek için başka şansım yoktu içinde bulunduğum korkunç durum nedeniyle hiçliğin beni etkilemesindense kendimi siyah ve beyaza bölmeyi denemek zorundaydım.
Bir satranç sever olarak hoşuma giden bir kitap oldu.
Satranç, bu hikâyede bir oyun olmaktan çıkıp bir hayatta kalma stratejisi, bir içsel terapi, hatta zamanla bir takıntı haline geliyor. Zweig’in satrancı bir metafor olarak kullanması gerçekten çok güçlü. Karakterlerden Dr. B., Naziler tarafından tek başına hücrede tutulurken bir satranç kitabı buluyor. Kitap onun hayatta kalma aracı oluyor ama aynı zamanda zihinsel olarak da onu zorluyor.