José Saramago’nun Körlük adlı eseri, sıradan bir felaket anlatısı gibi başlasa da kısa sürede bu felaketin aslında ne kadar sıradan olduğunu fark ettiriyor insana. Körlük, kelimenin tam anlamıyla bir “görmemek” hali değil; daha çok görmeyi reddetmek, hatta daha sert bir ifadeyle görmeyi hak etmeyen bir toplumun kaçınılmaz sonu gibi hissettiriyor. Kitabı okurken, insana dair her katmanın birer birer soyulduğunu, her rahat konforun altından çıplak, ilkel ve hatta ürkütücü bir gerçekliğin sızdığını hissediyorsun.
Kitapta “ilk kör” ile başlayan bu bulaşıcı beyaz körlük salgını, sadece görme duyusunu değil, insan olmanın temel etik kodlarını da beraberinde götürüyor. Saramago, karakterlerine isim vermiyor – çünkü o insanlar biziz. Okurla karakterler arasında bir yabancılaşma yaratmak yerine, onları neredeyse aynaya dönüştürüyor. Doktorun karısı gibi birkaç istisna dışında herkesin isimsiz oluşu, kitaptaki herkesin “herkes” oluşu, bireyin değil, toplumun çözülüşünü anlatıyor.
Dil yapısı alışıldık kalıpların dışında. Noktalama işaretlerinin kasıtlı eksikliği, diyaloğun içine yedirilmiş anlatım; başta yorucu gibi gelse de bir süre sonra kör bir dünyanın kaotik doğasına uyum sağlamış hissi veriyor. Kurgusal biçimi bile, içeriğin ne kadar bilinçli bir bütünlükle oluşturulduğunu kanıtlıyor. Saramago’nun bu anlatı biçimi, yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda okuyucunun kendi görsel konforundan çıkmasını sağlamak için bir araç.
Kitabı okuyup bitirdikten sonra kafamda yankılanan en büyük cümle şu oldu:
“İnsanlar birbirlerine bunu yapıyor.”
Evet, bu kadar basit ve bu kadar sert. Ne doğal afet, ne tanrısal bir ceza, ne de dış bir düşman… Körlüğün kendisi içeride, gözlerin ardında saklı. Birbirine tecavüz eden, ekmeği paylaşmayıp saklayan, gücü ele geçirip zulmeden körler dünyasında, aslında fiziksel olarak görenlerin nasıl körleştiğini dehşetle izliyorsun.
Belki de en çok bu yüzden etkileyici: Çünkü bu kitap, “ya böyle olursa?”dan çok, “zaten böyle değil mi?” sorusunu yüzüne çarpıyor.
İnsan doğasına dair yaptığı çıplak ve acımasız gözlem, seni konfor alanından çıkarıp aynaya bakmaya zorluyor.
Ve tüm bu karanlığın içinde hâlâ gören bir kadının varlığı… İnsanlığa dair kalan son umut gibi parlıyor, ama o da yükün ağırlığı altında eziliyor. Kitap bittiğinde yalnızca görme duyusunun değil, vicdanın da nasıl kaybedilebileceğini bir kere daha hatırlıyorsun.
Körlük, roman değil; bir uyarı metni.
Yalnızca okunmaz, sindirilir.