Bir sosyalist devlet denemesi: DAC'nin yükselis ve cokusu
8/10
·200 syf.··
2025 8. kitabı
Doğu Alman Cumhuriyetinin (DAC) tarihi çerçevesinde sosyalizmin 20. Yüzyıl deneyimini sorgulayan kitap, demir perdenin en gelişmiş ekonomisinin çöküşünün nedenlerini; Marksist teorinin pratikteki durumu, sosyalizme muhalefet ve ayaklanmalar, ekonomik ve kültürel değişim arayışları, teknolojiye yetişememe, eleştiriye tahammülsüzlük ve değişime direnç bağlamında irdeliyor. Ayrıca Sovyetler Birliği başta olmak üzere diğer sosyalist ülkelerin kendi deneyimleri ve DAC ile ilişkilerini ele alarak sosyalizm deneyinin genel tarihine de ışık tutuyor. 2005 tarihli kitap sol ve sosyalist düşüncenin yaşanmış sosyalizm deneyimi üzerinde yeterince durmadığı, döneme klişe sözlerin ötesinde eleştirel bir bakış getirilemediği ve bu haliyle ciddi bir deneyimden ders çıkartılamadığı düşüncesi üzerinde temellenmiş. Bir yandan sosyalizmin başarısızlığa uğramasının arkasındaki teknik nedenler irdelenirken öte yandan somut gerçekleri görmezden gelen davranışın ardındaki ideolojik ve kişisel nedenler ele alınarak “bu sonu neden kimse göremedi” sorusu soruluyor. Kitapta DAC’nin kuruluşu siyasi çıkarların zorunlu bir sonucu olarak ifade edilir. Sovyetlerin birleşik ve tarafsız bir Almanya’dan yana olduğu ancak özellikle Fransa ve İngiltere’nin Almanya’nın birleşip tekrar büyük bir tehdit ve rakip olma endişesi taşıdığı belirtilir. Sonuçta tarafsız bir birleşik Almanya yerine Batıya yakın bir Federal Almanya daha cazip gelmiştir. Böylece Sovyetler de doğuda ayrı bir Alman cumhuriyeti kurulmasını sağlar. Ancak bu ülke nerdeyse her açıdan kendisine bağımlı kalır. Doğu-Batı Alman çekişmesi her iki tarafın kendi politikasını belirlemede önemli bir rol oynayacak ve karşı tarafı dikkate almak zorunlu hale gelecektir. Doğu, Batıdaki yüksek standartlara yetişmeye çalışırken Batı da Doğudaki sosyal haklara yetişmeye çalışacaktır. DAC ve doğu blokunun çöküşünün teorik analizinde Marksist düşüncenin “üretim araçlarının gelişiminde kapitalist toplumların önüne geçme” düşüncesinin pratikte işleyişi ve Marksist teorinin yanıtlayamadığı sorunlar ele alınmıştır. Marx’a göre kapitalist toplumlar zamanla sosyalizme ve komünizme doğru kayacaktır. Üretim araçlarının gelişiminde sosyalist toplumlar yapısı gereği kapitalist toplumları geçecek ve kapitalizm tarihe karışacaktır. Ancak sorun bu düşüncelerin 20. Yüzyıl pratiğine oturmasında başlamaktadır. Sosyalizm beklendiği gibi tüm dünyaya egemen olamamıştır. Almanya gibi ülkelerde güçlü sol gruplara rağmen sosyalizm iktidara gelememiştir. Sonuç olarak sosyalizm ve kapitalizmin birlikte yaşamak zorunda olduğu bir durum ortaya çıkmıştır ki Marksist teoride bu duruma dair bir öngörü yoktur. Teorik boşluklar Marksist teoriye harfiyen uymaya çalışan yöneticiler tarafından duruma göre doldurulmaya çalışılmıştır. Kapitalist ülkelerle birlikte yaşamak kaçınılmaz olarak rekabeti gündeme getirmiştir. Ancak bu rekabetin koşulları taraflar için çok farklı olmuştur. Ayrıca sosyalist ülkeler kendi içlerinde de çok farklı özellikler göstermektedir. Örneğin DAC ve Çekoslovakya sosyalist bloğa geçmeden önce önemli bir gelişmişlik seviyesine ulaşmış kapitalist ülkelerdir. Dolayısıyla bu ülkelerin gelişimleri diğer Sovyetler ve diğer doğu bloğu ülkelerinden de çok farklı olmuştur ki Marksist teori açısından bu da zor bir problemdir. Teoride sosyalizim komünizmin bir ön aşaması olarak görülmüştür. Ancak bu durumun geçici bir durumdan çok kendi kuraları olan büsbütün bir sistem olarak kabul edilmek zorunda olduğu da ortaya çıkmıştır. Çöküşün ekonomik temellerine ilişkin analiz ise şu şekildedir; Sosyalist üretim devlet tekelindedir ve üretimin koşullarını devlet belirlemektedir. Bu yönetim şeklinde bir malın üretimi anlık ihtiyaca veya dinamik pazar koşullarına göre değil önceden devlet tarafından yapılan planlamalara göre yapılmaktadır. Bir mal üretirken birbirinden farklı birçok parçanın üretimi gerekmekte her biri için ayrı bir fabrika yapısında ayrı üretim planlaması gerekmektedir. Ancak bir üretim tesisinde planlamadaki sorun birbiri ile ilişkili olan tüm çevrimi etkilemektedir. Örneğin yeterli ham madde bulunmuyor ise bir parça üretilemez, bu durumda o parçayı kullanan ürün de üretilemez. Diğer parçalar üretilmişse bunlar da depolarda saklanacak hale gelir. Kapitalist toplumda bu gibi sorun farklı üreticilerden tedarik yoluyla aşılabilirken sosyalist toplumda bu mümkün değildir. Başarılı görünme hevesiyle yapılmış gerçekçiliği tartışılır üretim planları hiçbir zaman tutmamış bazen çok eksik bazen çok fazla mal üretilir olmuştur. Başka bir büyük sorun ise üretilen malların kalitesizliğidir. Öyle ki tüketici bu malları almamakta ve sahip olduğu parayı harcama imkânı bulamamaktadır. Sosyalist yönetimde halkın alım gücü vardır ancak alacak mal yoktur bu yüzden zorunlu olarak tasarruf yapar. Bu tasarruflar da çok işine yaramaz. Tüketicinin değişen beklentileri vardır ancak bunların karşılanabilmesi için üretici araçların üretiminde de değişiklik yapılması gereklidir. Bunlar da katı bir planlamaya bağlı olduğundan mümkün görünmemektedir. Ayrıca değişim için ciddi bir yatırım ve yenilenme gerektirmektedir. Önceden yapılan planlarla piyasanın değişken beklentilerine karşılık vermek mümkün değildir. Sosyalist yönetim dinamik müdahalelere izin vermemekte veya buna imkân bulamamaktadır. Emek verimliliği hep çok düşük kalmıştır. Batıdaki durumun aksine çok üretebilmek için çok fazla hammadde, enerji ve işgücü gerekmiş bu da rekabeti imkânsız hale getirmiştir. Katı merkezi planlama ağır sanayi de başarı gösterse de tüketim mallarında başarısız olmuştur. Sosyalist devletler sürekli olarak mal sıkıntısı ile boğuştuğundan çareyi kapitalist toplumlardan ithalatta bulmuşlardır. Bunun için ise dövize ihtiyaçları vardır. Bu dövizi sahip oldukları hammaddeleri kapitalist ülkelere satarak elde etmekte ve dövizi karşılayamadıkları şeyleri bu pazarlardan satın almakta kullanmaktadırlar. Kendi paraları başka ülkelerde alıcı bulamamaktadır. Ayrıca üretim araçları da zamanla eskimiş dış pazardaki muadilleri ile rekabet edemez hale gelmiştir. Kullanılan teknoloji Batıya göre yıllarca geridedir ve çok daha maliyetlidir. Öyle ki bu durum iki Almanya birleştiğinde Batı Almanya’nın DAC deki üretim tesislerine çöp gözüyle bakmasına sebep olacaktır. Bu yüzden dışarıya teknoloji de satamamakta döviz için sadece hammadde satışına bağlı kalmaktadırlar. DAC’de döviz ihtiyacı Batı Alman mallarını dövizle satan devlet kontrolünde mağazalar açacak kadar çaresiz bir boyuta ulaşmıştır. Bu mağazalardan Batının gelişmiş ve kaliteli ürünlerini alan DAC vatandaşları bunları Batıda yaşayan akrabalarından sağladıkları dövizlerle yapmakta bu imkâna da çoğu DAC vatandaşı ulaşamamaktadır. Doğu Alman cumhuriyeti aynı zamanda ham madde açısından da büyük bir sıkıntı içindedir ve Sovyetlere ve diğer sosyalist devletlere bağımlıdır. Ancak aralarında yaptıkları anlaşmalara rağmen kendileri de çaresizlikle döviz arayan bu ülkeler hammaddelerini DAC yerine diğer kapitalist ülkelere satmayı seçmişlerdir. Bu durum da DAC açısından ciddi sonuçlara yol açmıştır. Özellikle Reagan zamanında komünizmle mücadele için petrol üreten ülkelere yapılan fiyat indirimi baskısı gelirinin büyük bir kısmı petrole bağlı olan doğu bloğu ülkelerinde çok ciddi bir gelir kaybına yol açarak yıkıcı etki yaratmıştır. DAC de bu durumda doğrudan etkilenmiştir. DAC başlangıçta teknoloji ve silah üretiminde başarılar kazansa da 70’lerden sonra teknolojiye ayak uyduramamıştır. Batı dünyası bir teknoloji ve bilgisayar devrimi yaşamakta emek verimliliğini ciddi oranda yükseltmektedir. Bu değişimi takip edemeyen doğu bloğu ise aradaki fark giderek artarken izlemekle yetinmiştir. Batıyla ciddi bir çekişme içinde olan DAC hayat şartlarını iyileştirmek adına sübvansiyonları çok yüksek tutmuş, malların fiyatı ucuz tutulmaya çalışılmıştır. Ancak bu durum sürekli açık vermeye ve teknolojiye yapılacak yatırımı buraya aktarmaya sebep olmuştur. Teknolojik gelişime ayak uydurama yalnızca Ulbricht gibi az sayıdaki yönetici için ciddi bir tehlike olarak görülmüştür. Bu yolda adımlar atılmaya çalışılmıştır. DAC gelişmiş ülkelerdeki benzerlerinden daha basit olsa da çip bile üretebilmiştir. Ancak sorun bu buluşlarda değil bunların kullanımındadır. Çipleri kullanan araçlar üretilemediğinden seri üretime geçilememiş ve çabalar deneysel bir atılımın ötesinde anlam kazanmamıştır. Planlar katı bürokratik sistem, ülkelerin kendi öncelikleri ve durumu idrak edemeyen yöneticiler tarafından engellenmiştir. Her şeye rağmen DAC yalnızca diğer sosyalist ülkelerden değil aynı zamanda Yunanistan, Türkiye, Portekiz gibi Batı bloğundaki ülkelerden de çok daha ileri bir teknoloji ve yaşam standartlarına sahip olmuştur. Ancak bu durum TV ve radyolar aracılığı ile Batı Almanya’nın yanı başlarındaki gelişmişliğini gören Almanlar için bir teselli yaratmamıştır. Almanya kısa bir zaman öncesine kadar tek bir ülke iken ayrılmış bu sebeple aynı toplumun akrabaları ve dostları farklı sınırlar ardına düşmüştür. Yeni bir ülke olan ve sürekli diğer Almanya’nın baskısına maruz kalan DAC bu durumu sürekli gözetmek zorunda kalmıştır. Sosyalist blokta değişime yönelik hevesler her zaman denetlenmiş ve baskı altında tutulmuştur. Sovyetler kızıl ordu aracılığı ile tüm doğu bloğunun kontrolünü elinde tutmaktadır. Macaristan, Çekoslavakya ve DAC deki yönetim karşıtı düşünce ve hareketler zorla bastırılmıştır. Bununla birlikte her toplumsal hareket yönetimin kendine çeki düzen vermesine de sebep olmuş ve ayaklanmayı körüklemekten kaçınmanın yolları aranmıştır. Böylece her ülkenin kendi dinamikleri çerçevesinde bir sosyalist yönetim ortaya çıkmıştır. DAC açısından vatandaşların kendisini sürekli Batı Almanya ile kıyaslaması sonucunda aradaki farktan doğan huzursuzluğun ortadan kaldırılabilmesi için hayat standartlarını olabildiğince arttırma hedeflenmiştir. Öte yandan DAC, doğu blokunun en büyük iç güvenlik örgütü olan Stasi’ye ve sivil işbirlikçileri sayesinde toplum üzerinde muazzam bir baskı gücüne de sahiptir. Özellikle Berlin duvarının ardından DAC’nin zorba ve baskıcı uygulamaları Batıdaki sol grupların gözünde dahi bir prestij kaybı yaratmıştır. Berlin duvarı, kapitalist ülkelere kaçanların sayısının DAC’yi ayakta tutacak işgücü varlığını tehdit edecek boyuta ulaşmasıyla birlikte bir zorunluluk olarak görülmüştür. Ancak DAC’yi ayakta tutan bu duvar işlevini kaybettiği anda çöküş de gelecektir. Yükselen gençlik hareketleri ve kültürel değişim hevesi de DAC gibi ülkelerin baskılamak dışında bir sorun üretemediği durumlar yaratmıştır. Gençler Batılı akranları gibi yaşamak istemektedir ki Batılı akranları da aslında kendi ülkelerinde bir kuşak çatışması içindedir. DAC bir yere kadar kültürel değişime serbestlik tanısa da “kapitalist kültürün yarattığı yozlaşma” olarak ifade edilen artan değişim hevesi sebebiyle daha katı bir konum almış bu durumda içten içe kaynayan toplumsal muhalefetin artmasına sebep olmuştur. Kitapta bu muhalefetten habersiz yöneticilerden özellikle bahsedilir. Stasi’nin doğrudan halkın içinden topladığı veriler büyük bir muhalefeti rapor etse de yöneticiler kendi ideolojik hayallerine gömülmüş bir şekilde durumun ciddiyetini değerlendirememiştir. Bu yüzden DAC çökerken durumu büyük bir şaşkınlıkla seyretmişlerdir. Bu ülkeler için sosyalizmin kendi içinde yenilenmesi ve değişmesi mümkün görünmemektedir. Çünkü yenilenme demek yeni yapıya uygun kadroların eskisiyle değiştirilmesi ve güç sahiplerinin imtiyazlı konumlarına veda etmesi demektir. Bu yüzden eleştirel düşüncelerin düşmanlık gibi algılanması gelenek olmuştur. Sosyalist anayasa “partinin öncü rolünü” her şeyin üzerinde tutmaktadır. Bu hüküm tüm değişimlerin önüne de ket vurmuştur. Çünkü sistemin değişebilmesi partinin ve rolünün sorgulanmasını da gerektirmektedir. 80’lerin sonlarında gelindiğinde artık hem DAC hem de diğer Sosyalist ülkeler ciddi sıkıntılarla karşı karşıya gelmiş durumdadır. Batı ile girişilen ekonomik yarış kaybedilmiştir. Sovyetlerin silah ve uzay teknolojisinde bir yere kadar ABD ile başa baş götürdüğü bir yarış olsa da ekonomik gelişim temelinde yükselmeyen bu durumun sürdürülebilirliği yoktur. Öyle ki Sovyetler, ABD’nin o yıllarda tanıttığı yıldız savaşları projesine herhangi bir yanıt verememiştir. Artık askeri bakımdan bir yarış hali söz konusu değildir. Sovyetler işgal ettiği Afganistan’da da batağa saplanmış ve ağır zararlara uğramıştır. Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerinde kapitalizm karşıtı gruplara verdiği askeri-ekonomik desteği sürdürmesi da imkânsızlaşmıştır. Zaman sürekli olarak Sovyetler aleyhine işlemektedir. Bu durum Gorbaçov “yumuşama” olarak da görülen barış arayışlarını gündeme getirmiştir. Gorbaçov o sıralarda ve sonradan çok eleştirilse de Sovyetlerin başında kim olursa olsun var olan durumdan çıkılması kolay görünmemektedir. Sovyetler birliğinin Gorbaçov’dan önceki genel sekreterlerinin sık aralıklarla ölmesi sürekli bir dalgalanma yaratmış ve istikrarsızlık sağlamıştır. Gorbaçov ise Batıya karşı tutumu radikal bir biçimde değiştirmek durumunda kalmıştır. Bu tüm sosyalist ülkeler açısından bir çözülme sürecini tetiklemiştir. DAC açısından, vatandaşlarının seyahat edebildikleri diğer sosyalist ülkelerde Batı Almanya vatandaşlığına geçmelerine engel olunmaması (Batı almanya tüm DAC vatandaşlarına bu hakkı tanımıştır) ve bu kişilerin oradan kitlesel şekilde Batıya kaçmaları kaçınılmaz sonu getirmiş ve Berlin duvarı işlevini kaybetmiştir. Kitlesel gösteriler yapılmış bu gösterileri bastırmak için kızıl ordu devreye girmediği gibi iç güvenliğin müdahale etmesi de parti içi muhalefet tarafından engellenmiştir. Sonuç olarak giderek büyüyen değişim hareketi iki Almanya’nın birleştiği noktaya kadar sürmüştür. Bu birleşim ABD’nin kendi müttefiklerine baskısı ve Sovyetlerin izin vermesi sayesinde neredeyse sorunsuz şekilde gerçekleşmiştir. Kitapta varılan ilginç sonuçlardan birisi işçi sınıfının mücadelesinin beklenin aksi yönde gelişmiş olduğudur. Özellikle Polonya gibi ülkelerde doğu bloğundaki işçi örgütleri Marksist teoride öngörülenin aksine kapitalizme değil sosyalizme karşı mücadele vermişlerdir. Bu durum sosyalizmin gelişim yönünün kendiliğinden olduğuna dair düşünceleri de yıkmıştır. Bir başka ilginç sonuç ise sosyalizmde kriz olmayacağı, krizlerin sadece kapitalizme özgü olduğu şeklindeki Marksist düşüncenin yanlış çıkmasıdır. Kapitalist toplumların yapıları gereği ciddi krizler ürettikleri doğrudur ancak onlar bu krizlerle birlikte iniş çıkış halinde yaşamayı sürdürebilmektedirler. Oysaki sosyalist ülkeler girdikleri krizden çıkış yolu bulamamış sürekli olarak kaçınılmaz sona yaklaşmışlardır. Yine bahsi geçen ilginç durumlardan birisi de DAC’de uygun ortamın sağlanmasıyla bir anda yükselen muhalefetin başlangıçta kapitalizmden çok demokratik bir sosyalizmi amaçlaması ancak zaman içinde kapitalizme doğru evrilmesi ve bu sayede hayatlarının tümünü ya da çoğunu sosyalist sistemde geçiren insanların bir anda radikal bir sistem değişikliğine hevesli hale gelmeleridir. Kitapta dikkate değer analizlere rağmen, sosyalizmin çöküşünün sonuçta yalnızca üretici güçlerin gelişiminde Batıdan geride kalınmasına bağlandığı ve antidemokratik yapıya yönelik değerlendirmelerin dikkate değer bulunmadığı görülmektedir. Kitabın en eleştirilebilir yargısının bu olduğu düşünülebilir. Çünkü “üretici araçların gelişimine” engel olanın da esasında sistemin antidemokratik yapısı olduğu görülmektedir. Sosyalist iktisat ve yönetim şekilleri adeta dini bir dogma şeklinde uygulanmış kişilerin çıkarları sistemin değişimine engel olmuştur. Sisteme eleştiri getiren önemli ekonomistler görevlerinden uzaklaştırılmış farklı düşüncelere yer bırakılmamıştır. Bu durumun gerçekçilikten kopmaya ve sonuçta geri kalmışlığa yol açması kaçınılmazdır. Sosyalist devletlerin yaşaması başlangıçta antidemokratik yapılarına bağlı görünse de antidemokratik bir yapıdan uzun süreli bir ekonomik istikrar ve sürdürülebilir gelişme beklenilmesi zordur. Her ne kadar kitabın adı “1989 Berlin duvarı” olsa da kitap DAC ve diğer sosyalist ülkeler tarihini başlangıçtan sona doğru irdeleyen bir yapıya sahip. Dolayısıyla olay örgüsünden çok teorik açıklamalar temelinde kurulmuş. Öyle ki Berlin duvarının yıkılışının hemen öncesindeki olaylar ve son günlerde yaşananlar konusunda beklenenden az bilgi içerdiği söylenebilir. Son günlerin heyecanı ve olayların gelişiminin anlık olarak aktarılmasıyla kitabın daha ilgi çekici olacağı da düşünülebilirdi. 1989 Berlin duvarı, DAC ve doğu bloğundaki sosyalist devletlerin çöküşünün teorik ve pratik gerekçeleri hakkında bilgi edinmek ve günümüz dünyası adına önemli dersler çıkarmak isteyenlerin kaçırmaması gereken bir çalışma. Yalnızca sosyalist yönetimler açısından değil totaliter yönetimlerin evrimi açısından da önemli sonuçlar çıkartılabilecek bir yapıt. Keyifli okumalar
1000Kitap
1989 Berlin DuvarıEngin Erkiner · İmge Kitabevi · 200520 okunma
··
156 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.