Didier Van Cauwelaert
Ekofeminizm ve Ekohümanizm'in güncel en iyi örneklerinden biri olan Bir Ağacın Günlüğü fantazya ve büyülü gerçekliğin arasında kalmış bir metin tamamen. Etrafımda çok okuyanına da rastlamadığım bir kitap olduğundan incelemesini yazmayı ayrıca bir özel buluyorum. Kitap Tristan adlı 300 yıllık bir ağacın yıldırım düşmesi sonucu devrilmesi ve hayatı sona yaklaşırken bize başından geçtiği her hikayeyi anlatmasıyla başlıyor daha sonra ise karakterler derinleşerek hepsiyle empati yaptığımız birer gerçek insana dönüşüyor adeta. Kitabın tamamen bir ağacın gözünden anlatı metni sunması bizlere etrafımızdaki sessiz tanıkların kimler olduğunu düşündürtürken okuma süresince çok daha duyarlı insanlara dönüşüyoruz çünkü ağaçlar, bitkiler, hayvanlar sadece biz onları görmüyoruz ayrıca onlar da bize görüyor beyinlerindeki birer izdüşümü halinde hayatımızı devam ettiriyoruz. Ayrıca Ağaçlar sadece birer canlı mı yoksa felsefi varlıklar mı sorusuna da yanıtlar buluyoruz yıllar boyu süren mitolojilerde, dini hikayelerde efsaneler ve halk hikayelerinde önemli yerler kaplayan hayatı değiştiren varlıklar arasında yer alıyor. Konuşamayanların Tanıklığı kimdedir? Madun dediğimiz kavram sadece konuşamayan insanlar mıdır?. Tristan bir armut ağacıdır meyveleri acı olan, aşılansa da meyveleri lezzetli olmayan toplumun faydasız gördüğü bir ağaç, ama hikayeleri olan dünyaya kalıcı bir şey bırakmak isteyen yine de ölümden korkmayan bir ağaç. Bİr nevi bir insan yani aynaya baktığımızda bizimle aynı endişeleri taşıyan bir ağaç görmenin mümkün olduğunu da gösteriyor yazar bizlere. "Beni kesmek isityorlar çünkü artık ihtiyaçları yok bana köklerim faydasız" sözlerinde insan ve doğa ilişkisinin temelini de görüyoruz Tristan tek taraflı ilişkilerin önemli bir örneği halinde insanlığın vicdanı ve özverisi devamlı sorgulanırken aynı zamanda fiziksel ve vicdani körleşmenin de izleri hakim kitabın tamamında. Tristan 300 yaşında insandan çok daha fazlası zaman algısı tüketimin izlerinden ziyade hikaye üretimini içeriyor. zaman algısı bizim gibi hızlı değil. zaman akışı, geçmişin izleri, değişim, evrimleşme ve bireylerin sabitliği gibi temaların hepsi bir noktada içsel Tristan'ın pasajlarına çevriliyor. bu pasajlarda var olmaya çalışan kadınlar ve askerler tarafından öldürülen erkeklerin derinleşen hikayesi acı bir anlatı metnin üstüne serili bir halde bizleri bekliyor. Kitabın bilinç akışı tekniğiyle yazılması ilk başta okurlara karmaşık bir yapı halinde gelse de sade anlatı biçimi sunması bilinç akışını anlamlandırmayı da basitleştiriyor. Sonuç olarak kitabın insanı konu alamayan farklı perspektiflerle konuyu ele alması, insan ve doğa ilişkisinde farklı tutum ve hikayeleri derinleştirmesi ile farklı bir okuma deneyimi sunan insanın doğa üzerinde kurduğu hakimiyete etik ve varoluşsal sorular sormasıyla yazarı benim için özel kılan bir tarafı da elde etmiş oluyoruz.