John Adalbert Lukacs (1924-2019), Macar asıllı Amerikalı tarihçidir. Bu eseri biraz deneme havasında olan bir tarih kitabıdır diyebiliriz. Kronolojik olarak olaylardan ziyade biraz daha fazla arka planı inceleyerek ileriye dair tahminlerde de bulunduğu için kesinlikle ilgi çekici bir yanı var eserin. Bunu yaparken de kültürel olarak Macar asıllı bir Amerikan olduğunu her satır arasında yansıtır. Macaristan anılarında biraz daha muhafazakar etnik bir insan izlenimi verirken; Amerikalı olduğunda da kapitalist ve emperyal bir zihnin vizyonu çok açık bir şekilde yansımaktadır.
Tek tek olayları irdelemenin bir faydası olmayacağı ve benim için haddi aşmak olacağı için genel olarak konu başlıklarını not almaya çalışmak daha kolay olacak. John Lukacs tarih anlayışı olarak, kronografyadan biraz daha farklı bir yerde durur. Demek istediğim şudur: 20. yüzyılın sonu Lukacs için 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıdır. Kendisi yüzyılı sonlandırmak için 1999'u beklemeyi gerek görmemiştir. Modern çağın başlangıcını da ya da 20. yüzyılın başlangıcını da dünyanın kabul ettiği halden biraz daha farklı değerlendirir. Aslında kitabı yazmayı 1992'i yılına kadar bitirdiği düşünülürse sadece Berlin Duvarı'nın yıkılışından 3 yıl geçmesine rahmen onun yüksek etkilerini çok iyi tahmin etmiştir diyebiliriz.
Kitabın içinde en önemli yeri tutan konu belki de Amerika ve Rusya arasındaki soğuk savaştır. Amerika, kapitalist bloğu temsil ederken Rusya komünist bloğu temsil etmektedir. Lukacs burada taraf olmaktan hiç çekinmeden kendisinin bir antikomünist olduğunu ve Rusya ideasının dünyada hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini kendince ifade eder. Buradaki çıkış noktası da aslında milliyetçiliktir. Lukacs, Karl Marx'ın işçi sınıfının tamamının birbirine yakın olduğu iddiasını reddeder ve açıkça şunu gösterir. Alman ve Fransız işçilerinin birbiri ile olan mesafesi Alman işçi ve proleterya arasındaki mesafeden daha fazladır. Dolayısıyla nasyonalizm'in gücü bu kadar etkin iken komünizm'in gerçekçi bir hedef olmadığı aşikardır. Bir diğer hususta Osmanlı Devleti'nin ve Yugoslavya'nın bakiyesi olarak ortaya çıkan ulus devletleridir.
Bir diğer önemli başlık da "yurtseverlik" ve "milliyetçilik" tir. Bu kısmı anlamak için belki orijinal metinle kıyaslamalı okumakta fayda vardır; ama tabi ki üşengeç "ben" böyle bir şey yapmadı. Yurtsever'lik kavramını Lukacs biraz daha yumuşak ve entegre edilebilir olarak kullanmaktadır. Örneğin Hitler'in tahrip edici gücüne karşı canı pahasına ülkesini savunan insanlar "yurtsever"lerdir. Ama bağlayıcı dogmalarla bir yaşam iddiasında bulunan da "milliyetçi"liktir. Falanca milliyet şunu yer, bunu içer, bunla dosttur, bunla düşmandır gibi kapsayıcı bazı özelliklere sahiptir. Ayrıca milliyetçilik saldırgandır. Lukacs' tan mana olarak alıntılarsak milliyetçilik bir çeşit dindir. (Aslında bu Müslümanların terminolojisinde ne kadar doğdudur; milliyet=din denklemi bizde mevcuttur). Dolayısıyla "Birleşmiş Millet"ler yanlış bir kavramdır; olması gereken "Birleşmiş Devlet"lerdir.
Ayrıca Lukacs, komünizm (Rusya) ve kapitalizm (Amerika) tartışmasının bir yanına da Hitler, Mussolini ve Stalin ile birlikte nasyonalist sosyalizm'i koyar. Nasyonal sosyalizm'in ele geçirici gücüne karşı komünizm millet olgusunu devre dışı bırakıktığı için bir savunma gücü oluşturamıyorken; bu tehlikelere karşı milletler kendisi savunarak bu yıkıcı unsurların tarih sahnesinden silinmesini sağlamışlardır.
Bazı tespitlerin olduğu alıntılarla bitirebilirim:
*Marksizm 1914'te bir daha asla alt edemediği ağır bir darbe yemiştir. Marx ve aralarında Lenin de olmak üzere taraftarlarıyla halefleri, sınıfların milletlerden daha önemli gerçekler olduğuna inanıyorlardı (Marx milletlere hiç önem vermemiş, onları devletlerle karıştırmıştır); onlara göre insanların düşüncelerini ve inançlarını tayin eden şey ekonomik dürtüydü.
*Evet, Hitler büyük bir Alman olmak isteyen bir Avusturyalıydı; tıpkı Korsikalı Napolyon'un büyük bir Fransız, Gürcü Stalin'in büyük bir Rus, Makedonyalı İskender'in büyük bir Yunanlı olmayı istemeleri gibi. Ancak belki de Hitler Avusturya'dan, Napolyon'un Korsika'dan ve Stalin'in Kafkas Gürcistanı'ndan etkilendiğinden daha az etkilenmiştir.
*Bu arada Sovyet liderleri hazım sorunlarını çok iyi bilmekteydiler. Komünizme karşı ilk açık başkaldırı 1953'te Doğu Berlin'de görüldü; ancak ondan daha önce Moskova'nın yeni yöneticileri Macaristan'da Komünist liderliğin ıslah edilmesini emretmişlerdi. Bu yeni pazarlığın baş sözcüsü Stalin'in korkulan ve nefret edilen polis şefi Beria'ydı. (Çıkabilecek sıkıntıları en çok bilen ve bu nedenle de güçlü bir düşmanla pazarlığa oturmak isteyen kişi her zaman gizli polis şefleri olmustur: Napolyon'un son dönemlerinde Fouché ve Hitler'in Himmler'i buna örnektirler.)
*Türkler hâlâ Mezopotamya'nın, İspanyollar Küba'nın, İngilizler Hindistan'ın başında olsalardı, bu hepimiz için daha iyi olmaz mıydı? Ve bu ülkelerdeki tebaalarının durumları daha rahat olmaz mıydı? İşte bu tarihçinin nostaljisidir.
*Diğer yandan, Rus karakterinde garip ve beklenmedik bir unsur daha vardır: Bir suçluluk duygusundan kaynaklanan o dönüşler, insanın malından mülkünden vazgeçme, hepsini dağıtma isteği. Bu dönüşlere Dostoyeski'nin ağır ve ateşli düzyazılarında abartılmış ve esrarengiz bir hava verilmeye çalışılmışsa da, bu gerçekten de vardır. Alman karakterinde ise fazla bir yumuşaklık yoktur kimi zaman sahte ve aldatıcı, ama bazılarında gerçekten iyi yürekli olan bir duygusallık dışında. Rus karakterinde çoğunlukla katı, hemen hemen kör, barbarca bir zalimlikle birlikte beklenmedik bir yumuşaklık da vardır. Bu sonuncusu ne yazık ki, pek seyrek olmakla birlikte, çoğunlukla aynı insanın içinde görülür.
*...Bu Heisenberg buluşunun yeniden canlandırılma yollarından biridir yeni gözlem eyleminin nesnenin davranışlarını etkilemesi (veya belirli hareketlere yapılan reklam o tür hareketlerin çoğalmasını sağlar).
*1920-1945 arasındaki önemli çeyrek yüzyılda, dünyada bir devletler ve güçler üçgeni vardı. Rusya'nın tek başına yarattığı ve temsil ettiği Komünizm vardı. Çoğunlukla İngilizce konuşan milletler ve Kuzeybatı Avrupa milletleri tarafından temsil edilen Batıcı, kapitalist, liberal demokrasi vardı. Başta Nasyonal Sosyalist Almanya olmak üzere ama başka milletlerce de yaratılan yeni bir radikal nasyonalizm vardı. Bu üç güçten en güçlüsü sonuncusuydu. Nasyonal Sosyalist Almanya o kadar güçlüydü ki, onu yenmek için öteki iki gücün doğal olmayan ittifakı gerekmişti. Bu bölünmeler sadece devletler ve ordular arasında değildi...
*Küçük bir devletin bütçesinde yüz elçiliğin masrafını düşünün. Ancak büyükelçilik, dünyanın her yanında hırslı insanların düşüne giren bir makamdır. Elçilerin işlevlerinin büyük bir ölçüde gerilediği, artık törensel olmaktan öte fazla bir anlam taşımadıkları günümüzde bile, elçilik hemen hemen her makamdan daha çok arzulanmaktadır ve bir prestijdir.