·72 syf.····Okunma: 01 Haziran 2025 16:49 Her zaman insanın içinde yatan vahşi, kötü bir tarafı olduğunu ve bunu bastırdığı için iyi sıfatını hak ettiğini söylemişimdir. Burada anlatılan hikaye de insanın bu içindeki kötülüğün, vahşiliğin dışarı taşmasını bize göstererek bu teorimi doğrulamaz mı?
Dünyada gerçekleşen büyük bir salgın, insanları birkaç saat içerisinde öldürmekte ve hızla yayılmaktadır. Bu hastalık başta ciddiye alınmamış olsa da sonrasında insanlığın yepyeni bir kıyameti haline gelmiştir. Anlatıcımız ve aynı zamanda ana karakterimiz olan Granser, ya da eski dünya düzeninde kullandığı adıyla Profesör James Howard Smith, bu kıyamet içerisinde kendi evine hapsolmuş, 400 kişilik kabilesinden sağ kalan son kişi olmuş ve yüzlerce acı çekmiştir. Anlattığı bu öykü süresince de insanlığın çöküşünü bize göstermiştir.
Burada gördüğümüz insan kendini insan yapan tüm değerleri yavaş yavaş kaybetmiştir: Fedakarlık, alçakgönüllülük, bilgelik gibi değerler tüm anlamını kaybederken kas gücü, zorbalık gibi özellikler bu diğer özellikleri ezmek için sağ kalmış ve güçlenmiştir. İnsan ruhunda gömülü olan bu vahşi yapı belki de asıl olması gereken mi, diye sorgulamaktan geri duramadım burada. Çünkü önemli saydığımız değerlere sahip insanlar ne yazık ki bir doğal seçilime uğrar gibi tek tek ölürken zorbalar ayakta kalmaya devam etmiştir. İnsanlık kurduğu uygarlıkla ayakta kalmanın yolunu bulsa, kendi vahşi ruhunu evcilleştirse de sanki doğa sürekli bu uygarlığı yıkmanın bir fırsatını aramaktadır.
Buradan sonuçla insanın doğasının vahşet, hastalıklı bir ruh ve zorbalık olduğunu ama evcilleştirmek, güzelleştirmek için düzenler inşa ettiğini söyleyebiliriz. Çok güzel bir okumaydı, çerezlik ama oldukça düşündüren post-apokaliptik bir London klasiğiydi.