Toplumun bizden beklediği benlik ile kendi hamurumuzda hali hazırda yoğrulan bizler… Hepimiz içimizde o ötekilerle yaşıyoruz. Bazılarımız bu sesleri kısmayı öğreniyor, bazılarımız ise kendi sesini kaybediyor. Neden bizden hep olmadığımız birini olmamız bekleniyor? Oysa ki hepimizin kendine has bir sesi var ve bu sesi duyurdukça mutlu oluyoruz.
Golyadkin; olduğu nezaketli, ahlaklı adamdan tamamen farklı bir benliğiyle tanışıyor. Bu benlik, hırslı, sosyal, tuttuğunu koparan, yalaka bir adam. Yani tam da toplumun, dünyanın bizden istediği şekil. Böylelerinden herkes hoşlanır. İşe biri alınacaksa o alınır. Birine bir şey mi emanet edilecek? Ona bırakılır. Birine yol mu açılacak? Elbette o yürüsün diye bırakılır. Ne tuhaf… Sen sen olursan, ben ben olursam bu iş yürümez diyorlar. Anlamıyorum. Anlamayacağım.
Sesim diğerinden fazla çıksın diye kendimi paralamam isteniyor. Ama eninde sonunda bu ses de kesilmeyecek mi? Bir gün üzerime kat kat topraktan yorganlar sermeyecek misiniz? Öyleyse neden?
Golyadkin, bu durumu bize somutlaştırmak adına adeta ikiye bölünüyor. Aslında gerçekte bu denli açık olmadığı için hikâye ilk başta bir kimlik karmaşası veya karakterin farklı tonları olarak algılandı. Ama okumaya devam ettikçe, Golyadkin’in yaşadığı şeyin ne kadar yaygın olduğunu anladım. Mevzu bahis Dostoyevski… Zaten daha fazlasını söylemeye gerek bile yok.
Birçok şeyi hepimiz yaşamıyor muyuz? Aynı mutlulukları, aynı acıları, aynı heyecanları… İnsanı insan yapan ne varsa hepimizde bir yankı buluyor. Ve insan bir kere ne hissettiğini bir satırda, bir çift dizede veya bir notada bulunca kendini kaybediyor tek kelimeyle.
Dostoyevski. İnsanı ustaca anlatabilenlere hayranım. Bana samimi gelen kısmı ise hiçbir zaman kendini bizden ayrı tutmaması. Hatta hep yanlış yaparak, acıyı tadarak öğrenmiş hayatı boyunca. “İşte bu!” dedirten de bu zaten. Yeraltından Notlar’da da buna benzer bir cümle vardı: “Bir haşereden farkım yok.” O cümleyi okuyan beni düşünsene… Kaç günümün kendimi bir çöple eşdeğer görerek geçtiğini hatırlayan beni… Dosto, “o benim” dedirtiyor işte. Golyadkin de bu yüzden bizden biri. Diğer tüm karakterleri gibi, kendine ait hissettiriyor.
Bilmiyorum bu ne kadar iyi, ne kadar kötü bir şey: “Ben Dostoyevski karakterlerine benziyorum” demek. Aynı duyguyu birçok kez Oğuz Atay karakterlerinde de hissettim. Onlar da yaşarken ölenlerden çünkü. Bir şeyleri kavrayıp ardından en büyük zenginliğini; aklını, zihnini, benliğini, tüm o kabuğu düşmanına teslim etmek… Hani yıllarca didinip sağlamlaştırdığı o kabuğu kırıp atmak.
Bilmiyorum… Bu son, bir “son” mu gerçekten? Yoksa bir son olması gerekmiyor muydu?