Kafes'in İçindeki Kim?
10/10
·323 syf.··
2025 29. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2025 21:28
Selim İleri, edebiyat çevresinde asıl ününü 1970’li yılların ortalarında kaleme aldığı ve “Bodrum Dörtlemesi” olarak anılan romanlarla kazanır. Bu eserlerde, 70’ler sonu Türkiye’sinin aydın çevrelerine, hayal kırıklıklarıyla örülü ilişkilere, ikiyüzlülüğe ve yaşananla okunan arasındaki uçuruma odaklanır. Ahmet Oktay’ın “bir tür hesaplaşma” olarak nitelendirdiği bu metinlerde İleri, küçük burjuvaziyi ve dönemin düşünsel-toplumsal dinamiklerini sorgular. Nazan Bekiroğlu’nun ifadesiyle “hiçbir şeye bağlanamayacak kadar her şeyi iyi bilen küçük burjuva aydınlar”ın iç dünyalarını, giderek derinleşen ve estetik kazanan bir üslûpla işler. Sanat öğrencileri, içe kapanık şairler, yorgun kadınlar ve daha pek çok karakter aracılığıyla geniş bir Türkiye panoraması çizer. 1980’lerle birlikte Selim İleri, sonradan “Tozlu Aşk Romanları” olarak anılacak “Ölünceye Kadar Seninim,” “Hayal ve Istırap” ve “Kafes” adlı üç romanında hem üslûp hem tema bakımından yeni bir yola girer. Güncel olaylar ve aktüel yıkımlar arka plana çekilir; merkezde artık yazarın iç dünyası, sanatçının varoluşu, Süha Rikkat ya da Neveser Reşat gibi kurgusal ya da unutulmuş edebî figürler ve edebiyatın bizzat kendisi yer alır. İleri, bu dönemde yaşadıklarından değil, okuduklarından yola çıkarak romanın mimarisini kurar. Yazarlığını besleyen edebî isimler romanlarında adeta bir resmigeçit yapar; bu hem onun beslendiği damarları görünür kılar, hem de okuru başka kitaplara yönlendiren zengin bir metinlerarasılık yaratır. Bu yüzden Selim İleri’yi okumak, sağlam bir edebiyat birikimi ya da tutkulu bir merak gerektirir. “Tozlu Aşk Romanları” üçlemesinin üçüncü halkası olan Kafes, ruhu ile bedeni arasında sıkışmış bir mütercimenin, toplum baskısını iliklerine kadar hissederek yaşadığı yılları “kafes” metaforu etrafında anlatır. Önceki iki romanda (“Ölünceye Kadar Seninim” ve “Hayal ve Istırap”) olduğu gibi burada da İleri, iyi bir eğitim almış, okumaya ve yazmaya tutkuyla bağlı —hayatını neredeyse tamamen kitaplar içinde geçirmiş— ancak bir o kadar da toplumun dışında kalmış ya da dışlanmış karakterleri odağına alır. Neveser Reşat, mabeyn mütercimi ve Sanayi-i Nefise hocası Namık Reşat’ın torunudur; kendisi de tıpkı dedesi gibi çevirmenlik yapmaktadır. Özellikle “Mis Ceyn Singır”ın eserlerini çevirmekte ve neredeyse onlarla yaşamaktadır. Kafes’te klasik anlamda bir olay örgüsü yoktur. En sade hâliyle özetlenecek olursa: Neveser Hanım, Kınalıada’daki evinden çıkar, çevirilerini teslim etmek üzere Yıldız Eserler Yayınevine gider, orada bir toplantıya katılır, ardından terzisine uğrayıp adaya döner. Bu basit görünen gündelik akış etrafında kurulan roman, kimlik çatışması başta olmak üzere parçalanmış bir hayatın izlerini nostaljik bir duyarlıkla ve geçmişle bugünü iç içe geçirerek anlatır. Okura, tarih-edebiyat-yaşam üçgeninde örülmüş bir kesit sunar. İleri, her zamanki gibi gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları bilinçli biçimde bulanıklaştırır; yıkımlar içinde yaşayanların hikâyesini ümit ile hayal kırıklığı arasında, bu kez keskinleşmiş bir ironi duygusuyla anlatmayı dener. Roman, görece varlıklı bir ailenin torunu olan ve artık yetmişli yaşların ortasına gelmiş Neveser Reşat’ın etrafında şekillenir. Anlatıcı, bizzat Neveser Reşat Hanım’dır; hikâyeyi onun sesinden dinleriz. Ancak dış dünya onu “Esat Bey” olarak tanır. Romanın temel meselesi de bu ikilikte belirir: Neveser Reşat’ın iç dünyası, anıları ve toplumla kurduğu ilişki ya da ilişkisizlik, katman katman açılan bir yapı hâlinde sunulur. Bu yapının merkezinde ise, kimliğini yaşayamamış bir bireyin içsel parçalanmışlığı yer alır. Roman boyunca içinde Neveser Reşat olarak kalan anlatıcı, dış dünyada hep Esat olarak görünür. Bazı eleştirmenler bunu bir kimlik bölünmesi ya da şizofreni olarak yorumlasa da başka yorumcular bu durumu toplum baskısına karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizması, Esat’ı ise bir maske ya da kalkan olarak değerlendirir. Romanın dikkat çekici sahnelerinden biri, Neveser Reşat’ın çocukluğuna dair anlattığı “bahriyeli kıyafetli çocuk” imgesidir. Bu çocukta cinsiyet belirsizliği korunur. Ancak bir başka sahnede, yüzünü pudralarken âdemelmasıyla karşılaşması, kimlik krizini görünür kılar. Asıl kırılma noktasıysa, âşık olduğu ressam Cahit Azrak’ın sergisinde kendi portresini —yüzü kadın, bedeni hünsa bir erkek olarak— bir tabloda görmesiyle yaşanır. Sergi sırasında duyduğu alaycı fısıltılar, onu intihara sürükler. Bu kırılma anının ardından verdiği cevap edebi bir göndermeyle yüklüdür: “Ölüm bir asude bahar ülkesidir sandım.” Bu noktada Yahya Kemal’in dizelerine ulaşırız. Roman boyunca edebiyatla kurulan bu iç içe yapı, anlatının temel damarlarından biridir. Romanın temposu başlangıçta oldukça ağır ilerler; Yıldız Eserler Yayınevi’ndeki toplantı sahnesinde hız kazanır, ardından Ada’ya dönüşle birlikte yeniden yavaşlar. Bu toplantı bölümü, yalnızca yapısal bir dönüm noktası değil, aynı zamanda ironinin doruğa ulaştığı bir kesittir. Toplantıya katılan çevirmenler aracılığıyla Neveser Reşat’ın gözünden hem karakter analizlerine hem de dönemin çok satan romanlarının eleştirisine tanık oluruz. Yayınevinin değişen yayın politikası, kültürel dönüşümün bir yansımasıdır: Artık “kirli ruhları temizleyen” Ceyn Singır romanları gözden düşmüş, yerlerini “feza” (uzay) romanları ve Hitler biyografileri almıştır. Neveser Reşat, heyecanla yeni çevirmek istediği kitabı anlatırken karşısında bir anlayış değil, ilgisizlik ve duvar gibi bir tutum bulur. Ve tam da bu anlamsızlığın ortasında, iç sesiyle yüzleşir: “Ben kimim?” Bu soru, romanın merkezindeki kimlik meselesini tekrar görünür kılar. Tam bu noktada romanın merkezinde yer alan “kafes” metaforu üzerine yeniden düşünmek gerekir. Neveser Reşat’ın yaşadığı durum gerçekten bir kimlik bölünmesi ya da şizofreni midir, yoksa bu bir “korunma mekanizması” olarak da yorumlanabilir mi? İç dünyasında kendini Neveser Reşat olarak tanımlayan ve çevirmen kimliğiyle yaşayan anlatıcı, dış dünyada Esat adıyla tanınır. Bu, toplumun yargılayıcı bakışlarından korunmak için bilinçli bir tercihe dönüşmüş olabilir. Bu bakışla değerlendirildiğinde, Neveser Reşat’ın kendini “kafes”e kapatması, dış dünyaya karşı aldığı gönüllü bir savunma pozisyonu olarak okunabilir. Roman, bu anlamda “kimlik”in yalnızca bireysel bir inşa değil, aynı zamanda toplumsal bakışlarla şekillenen kırılgan bir yapı olduğunu düşündürür. İçimizdeki gerçeklikle dış dünyanın bizi görme biçimi arasındaki çatışma, kafesin telleri gibi hem koruyucu hem sınırlayıcıdır. Selim İleri’nin üzerine fazla düşünülmemiş, hatta çoğu kez yalnızca bir “cinsiyet bunalımı” meselesiyle sınırlandırılarak yorumlanmış “Kafes” adlı romanı, aslında çok daha derinlikli okumaları hak ediyor. Ne yazık ki birçok eleştirmen tarafından da göz ardı edilen bu eser, hem bireysel hem toplumsal düzlemde büyük sorular soruyor. Roman boyunca kafesin içindekilerin en büyük arzusu, dışarıya çıkmak gibi görünür. Ancak İleri, bu arzuyu sorgulatarak bizi rahatsız edici bir düşünceye yöneltir: Dışarısı gerçekten özgürlük alanı mı? Farklı olanı dışlayan, kendinden olmayana tahammül edemeyen, ötekini hemen linç etmeye hazır bir toplumda bu ne kadar mümkündür? İleri’nin romanlar arası bağ kurarak inşa ettiği evren de dikkat çekicidir. Serinin ilk kitabında karşımıza çıkan Süha Rikkat karakteri, bu romanda dolaylı bir şekilde yeniden belirir. İkinci kitapta Mediha Çileli'nin romanını yazmak için görüştüğü Süha Rikkat, “Kafes”te Neveser Reşat’ın bir tür “rakibi” gibi hissedilir. Bu durum, hem yazarın hem de okurun aynı karaktere farklı açılardan bakabilmesini sağlar. İleri, böylece kendi metinleri arasında çapraz okumalar yapılmasına olanak tanır ve edebi evrenini daha da derinleştirir. Romanın anlatım tekniği, dönemin edebi anlayışını yakalamakla kalmamış, onu aşan bir yenilikçiliğe de ulaşmıştır. Kınalıada’nın “kafes” metaforunu pekiştirmek amacıyla mekân olarak seçilmesi, Neveser Hanım’ın darmadağın belleğini yansıtmak üzere hızlı ve sert zaman geçişlerinin tercih edilmesi ve romanın bölümlere ayrılmaksızın yekpare bir bütün olarak kurgulanması, bu anlatı ustalığının başlıca göstergeleridir. Selim İleri’nin Kafes romanı, II. Abdülhamit Dönemi’nden Meşrutiyet’e, Milli Mücadele yıllarından (Enverland-Enverland!) Cumhuriyet’in kuruluşuna, İsmet Paşa’dan Demokrat Parti dönemine ve nihayet 1990’lara uzanan zengin bir tarihsel arka plana dayanır. Bu tarihsel zemin, okurun roman boyunca peşini bırakmaz. Ancak İleri, tarihsel olayları ön plana çıkarmaktan ziyade, onları Neveser Reşat’ın yaşadığı içsel çıkmazın sağlam bir dayanağı olarak kullanır. 1987 yılında yayımlanmasına rağmen “Kafes”, İleri’nin külliyatında çoğunlukla göz ardı edilen bir eser olmuştur. Oysa bu roman, üslup, yapı ve meseleye yaklaşım açısından serinin diğer iki kitabından belirgin şekilde ayrılır. Süha Rikkat’in pastoral yalnızlığı ile Mediha Çileli’nin sert öğretmenlik yılları arasında kalan bu üçlemede “Kafes”, hem estetik açıdan en yetkin hem de anlatı yapısı bakımından en karmaşık olanıdır. Romanı okurken İleri’nin sesi sanki doğrudan kulağımıza fısıldar, Neveser Reşat’ın yaşadıkları yazarın belleğiyle iç içe geçer. Kısa ve kesik cümleler; şimdiyi anlatırken geçmişe, geçmişten söz ederken şimdiki zamana sıçrayan ifadeler; yalın olmasına rağmen dönemin Türkçesiyle yazılmış kelimeler ve topluma, yozlaşan bireylere karşı ince bir ironi; romanın başlıca özelliklerindendir. Böylesi bir edebi şöleni Selim İleri hayattayken okumak ve bu roman üzerine onunla sohbet etmek ne güzel olurdu. Şimdi ise geriye sadece onun anlattıklarını tek taraflı dinlemek, okumak kaldı. Kafes Selim İleri
KafesSelim İleri · Everest Yayınları · 201233 okunma
·
187 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.