Bir insanın içindeki bene uzanan bir serüvendi bu kitap. İnceleme yapmak için zaman verdim kendime kitabı düşünüp kavrayıp içimde eksik kalan kısımları tamamlamaya çalıştım. Ben de yeri geldi Martin yeri geldi Ruth oldum. İnsan kendinin de yabancısıdır. Düşünceleri misafirdir hatta ve hatta bir toz bulutu gibi zihninden geçer gider. Bazen o bulut yoğunlaşır hiç gitmeyecek sanırsın sonra yerini yeller almış. Martin'in Ruth'a olan aşkıyla başlayan kitap soğuk sularda son buldu. Martin Ruth'u düşünürken düşüncesinin bile onu yücelttiğini saflaştırdığını ve daha iyi biri haline getirdigini düşünüyordu. Ruth burjuva kesimine ait olan bir ailede yetişmiş belli kalıplarla büyümüş bir genç kadındı. Martin Ruth'u sevmeyi çok sevdi. Ruth'u değil ama içindeki onu iyileştiren güce vuruldu. Kendisini büyütüyordu bu his. Araştırmasını sağlıyor farklı dünyanın kapılarını gösteriyor göstermekle kalmayıp günler geceler boyu o kapılari tek tek açmayı öğretiyordu. Ruth için yaptığını sandı başlarda. Ruth'un ailesine ve Ruth'a yakın olabilmek bilginin gücüne erişebilmek istedi. Hesaba katmadığı durumlar gelişti. Martin hayatı öğrenmeye başlamıştı. Farklı ihtimallerin olduğu farklı bakış açılarındaki engin zenginlikleri gördü kısacası. Martin artık hayatın, duygularının farkında idi. Yazmayı çok sevdi. Defalarca denedi defalarca. Hiç vazgeçmedi. Ruth'dan süre istedi. Ruth sabretti ama bir yandan aile baskısı da kızı zor durumda bıraktı. Martin'in penceresinden ise kız onu bırakıp gitmişti. Ama Jack London Martinin bakış açısından anlatırken bile Ruth'u anlamamızı sağlayacak kapılar gösterdi biz okurlara. Gün gelip Martin'in kitapları yok sattığında Ruth gitmişti hayatından. Anlama ulaşmıştı Martin. Yeni anlamlar aramak için bitap düştü. Öyle ki sevdiği kadı, iyi olma halinin güçlü anahtarı Ruth geldiğinde onu gerçekten sevmediğini fark etti. Sevdiği şey Ruth değil idealize edip kendi kafasinda yarattığı uhrevi bir şeydi. Ruth'u müesses nizamın mabedine tapan bir kadın olarak görüyordu. Martin farkında olmanın sert rüzgarlarına teslim olmuştu. Denizlerde her şeyden bihaber olsaydı daha mı mutlu olurdu acaba?
Hayatı hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık olarak gördüğünde serin sulara bırakarak kendini ışığı kapattı. Ölü adam hiçbir zaman dirilmez.
Jack London'a teşekkürle...