·112 syf.····Okunma: 05 Haziran 2025 20:36 "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum."
Daha ilk cümleyi okuduğunuz anda 'yabancı' gelecektir bu giriş, ifade şekli ve karakter. Toplum yapısına, insanlara, duygulara yabancı biri olan Meursault'nun annesinin ölümünden başlayıp sonraki sonraki süreçte yaşadıklarını, düşüncelerini okuyoruz bu kitapta.
Öylesine soğuk, cansız, hissiz bir karakter. Yaşadığı olaylar hakkında, bazı konular hakkında o kadar umursamaz ki. Hayattaki hiçbir şey, hiçbir şey değil sanki. Her şeye yaklaşımı mesafeli, soğuk ve sıradan.
Bazı konular hakkında düşünceleri (sevmek, evlilik, inanç) herkes gibi değil. Hak verdiğiniz noktalar olacaktır elbet ona ancak ben bu yabancı kişiliği okurken bir yandan kendi içimde yargıladım. Böyle biri olabilir mi hiç, diye düşündüm.
"Sizin kadar katı ruhlu adam görmedim, karşıma çıkan caniler bu ıstırap sembolü karşısında hep ağlamışlardır," dedi. Cani oldukları içindir, diyecektim." (Sayfa 66)
Ve cevabımı aldım. Cani insanlar vardı, ancak bunlar kendini soyutlayanlar değil, kalabalıklar arasında karışmış, o kalabalığı içinden çürüten insanlardı.
Meursault'nun kimi düşüncelerini okurken yadırgayacak, kimisine de hak vereceksiniz. Benim en beğendiğim kısımlar kitabın sonlarına doğru oldu. O kısımları okurken hem acıma hem hüzün hissettim belki, ama hâlâ araftayım, yanlış mıydı olanlar, yoksa hakikat yerini mi buldu?
Lafı uzatmadan, kitap hakkında düşüncelerim olumlu yönde, beğendim ancak tam puanlık bir kitap değil fikrimce. Dili anlaşılır ve sade, kitap bana göre akıcı, sıkmıyor insanı. Bazı alıntıları -ki bunlardan bazılarına değineceğim- hoş ve düşündürücü. Okursanız bir şey kaybetmezsiniz yani. Aksine, belki de bu 'yabancı' sizin için bir yabancı olmayacaktır. Söyleyecek çok şeyim yok, kitabın detaylarına inip, olayları anlatmak huyum değil. Zaten olaylardan çok düşünce ön planda bence.
Çok fazla uzatmadan bir iki alıntıyı paylaşmak istiyorum.
"Kaderim, bana fikrim sorulmadan belirleniyordu." (Sayfa 90)
Bu cümle; kitapta kullanıldığı olaydan bağımsız, bana toplumun insanın hayatını nasıl çizdiğini hatırlattı. Öyle değil mi ama, kaderimiz toplum tarafından sanki bir ders programıymışçasına programlanmıyor mu? Çoğumuzun kaderi, ya da en azından yaşamının bir kısmı fikri sorulmadan belirlenmiyor mu zaten. Hayatta öyle durumlar olabiliyor ki, insanın kendi yaşamı hakkında söz sahibi olmasına fırsat kalmıyor. Bazen de insanlar dolayısıyla değil, hayatın getirdiği şeylerden dolaylı gelişiyor bu. Ancak sonuç aynı...
"İşin aslının, mahkûma bir şans vermek olduğunu fark etmiştim. Binde bir şans, birçok şeyi düzeltmeye yeterliydi. Örneğin hastayı (hasta, diye düşünüyordum), onda dokuz ihtimalle öldürecek olan bir kimyasal bileşim bulunabilirdi. Fakat mahkûm bunu bilecekti, şart bu olacaktı. Çünkü iyice düşününce ve olayları soğukkanlılıkla irdeleyince görüyordum ki, giyotin bıçağının kusuru, şansa hiç mi hiç yer bırakmamasıydı. Sonuç olarak, mahkûmun ölümüne kesin bir şekilde karar verilmiş oluyordu." (Sayfa 100)
Bu kısım biraz düşündürdü beni okurken. Bakmadığım bir bakıç açısıydı çünkü. Kafamda yeni soru işaretleri koymamı sağladı bazı düşüncelerime, bu kısım ve devamı.
Bir cevaba varamadım tabi ama, cevaba varmak o kadar önemli mi? Belki de bu düşünce yolu daha iyidir.
"Annem hep insanın tam anlamıyla mutsuz olamayacağını söylerdi." (Sayfa 102)
Hak edenlerin hiçbir zaman tam anlamıyla mutsuz olmayacağı, hayatta ne olursa olsun biraz da aydınlık tarafına bakabileceği dileğiyle :)