Kitap 15 yaşındaki Vanessa Wye ile 42 yaşındaki öğretmeni Jacob Strane’in arasındaki istismar dolu ilişkiyi merkeze alıyor. Roman, hem Vanessa’nın o yıllardaki yaşantısına hem de bu ilişkinin yetişkinliğinde bıraktığı izlere odaklanıyor. Yetişkin bir kadın olduğunda bile Vanessa’nın bu ilişkiyi aslında istismarcı olarak kabul etmeyişi ve bunun sonuçları gözler önüne seriliyor. Etrafındaki yetişkinlerin üstlenmesi gereken sorumluluğun bir çocuğun omzuna nasıl yıkıldığını izliyoruz. Ergenliğin hassas ve çatışmalı doğası kitapta çok başarılı bir şekilde işlenmiş. 2000’lerde geçen bölümlerde çocuk Vanessa’nın “aşk” sandığı bir bağın içine nasıl çekildiğini, 2017’de ise MeToo hareketiyle birlikte geçmişiyle hesaplaşmaya mecbur bırakıldığını görüyoruz.
Ancak bu hesaplaşma, sıradan bir travma anlatısı değil; Vanessa, başına gelenleri romantize ederek inkâr etmeyi tercih ediyor. Kitap aynı zamanda metinlerarası göndermelerle örülü: Sylvia Plath’tan Edna St. Vincent Millay’a, Jonathan Swift’ten Robert Frost’a kadar Strane’in Vanessa’ya sunduğu bütün edebiyat, onun kişiliğini eğip bükmek için kullanılan entelektüel birer kaldıraç. Bu yönüyle kitap bir çeşit “21. yüzyıl Lolita”sı olarak da okunabilir ama asla Lolita’nın yaptığı gibi, anlatıyı failin merkezine almıyor. Burada söz tamamen Vanessa’nın ve biz okur olara onun çelişkili iç sesiyle yüzleşiyoruz. Dolayısıyla bu, yalnızca istismar üzerine yazılmış bir roman değil; bu kitap, bir kadının kendi hikâyesiyle baş edebilmek için gerçeği nasıl eğip bükmek zorunda kaldığı hakkında, istismarın algılanma biçimlerine, travmanın zaman içindeki dönüşümüne ve gücün diline dair bir iç savaş romanı. Çok fazla tetikleyicisi olduğu için herkesin okuyabileceği bir kitap değil ve ben de havuz başında okumayı seçerek biraz hata ettim ama o kadar büyülendim ki anlatamam. Şimdi bunun sebeplerini sıralayacağım.
Ben bu kitabı okurken - şükür ki - Vanessa’nın yaşadığı deneyimleri yaşamış biri olarak okumadım. Ama onun kendini kandırarak hayatta kalma çabasını, kendini kurban gibi görmek istemediği için yaşadıklarını bir noktada kendisi seçiyormuş gibi davranmasını, “bu bir aşk hikayesi olmak zorunda, çünkü değilse, o zaman ne?” deyişini içimde bir yerlerde tanıdım. Çünkü bazen kendi hikâyeni anlamlandırmanın tek yolu, onu güzelleştirmeye çalışmaktır. Yoksa geriye sadece hiçlik, kandırılmışlık ve utanç kalır. Çünkü eğer aşk değilse, demek ki her şey sahteydi, demek ki Vanessa yalnızca bir "kurbandı". Ama Vanessa kurban olmayı kaldıramıyor, çünkü o zaman geçmişini ve güç sahibi olduğunu düşünerek, özel olduğuna inanarak yaşamış olduğu şeylerin gerçekliğiyle zorunda kalacak.
Oysa bizler, ister istemez geçmişimizi sahipleniyoruz. Ona anlam yüklemek zorundayız. Ve bazen en tehlikeli anlam, romantize edilmiş bir travma oluyor.
Yine klasik travma anlatılarından farklı olarak, Vanessa için olay yaşandığı süreçte olup bitmiyor. Senelere yayılıyor ve Vanessa istismarcısıyla görüşmeyi, onu takip etmeyi, dünyaya onun gözleriyle bakmayı ve en önemlisi de kendini onun gözlerinden göründüğü haliyle tanımlamayı bırakamıyor. İşte istismarın en karmaşık yüzü de burada yatıyor. Çünkü Strane, Vanessa’ya dünyayı değil, Vanessa’ya kendisini onun gözlerinden görmeyi öğretiyor. Bu pedagojik ilişki, yerini erotik bir bağlılığa bırakıyor — ama bu bağlılık, Vanessa’nın ifadesiyle güç vericiymiş gibi hissettirse de, aslında özünde şekillendirilmiş bir bağımlılık. Bu bilinçsiz insanlar tarafından yargılanmaya oldukça açık bir pattern ve bu kitabın bunu dile getirmesi işte bu yüzden ÇOK değerli. Benim yaşadığım da buydu. Bir travma yaşadıktan sonra ideal bir kurban olmazsanız kimse sizi ciddiye almıyor, bu bağlantıyı devam ettirdiğinize göre bir noktada sizin de rızanız olduğunu düşünüyorlar. Yine "ideal kurban" olarak, sizi istismar eden kişi her kimse onu hayatınızdan silip, sesinizi duyurup, bedelleri ne olursa olsun üstünüze düşeni yapmış olmanız bekleniyor; ama travmayı yaşayan kişi olarak sizin psikolojinizin ne durumda olduğu, sizin hayatta kalma stratejilerinizin ne olduğu ve bütün bunların bedellerini kaldırıp kaldıramayacağınıza kimse bakmıyor.
Bu kitapta bütün bunların inanılmaz tutarlı temsilleriyle karşılaştım ve anlatıcı Vanessa, kesinlikle İdeal Kurban değil. Kitapta yetişkin yaşında dahi kendini bir "kurban" olarak bile tanımlayamıyor - psikoloğunun da söylediği üzere gazetecilerin sürekli hikayesini anlatıp harekete katkıda bulunması için onu sıkıştırması esnasında inanılmaz kötü tetikleniyor ve bu da daha fazla özkıyım hareketinde bulunmasına, kendini suçlamasına sebep oluyor. İşte bu yüzden Vanessa'nın Strane her karşısına çıktığında ona istemese ve korkunç davransa dahi yeniden yaklaşması… okurken dehşet verici ama aynı zamanda çok insani. Çünkü bu sadece bir geri dönüş değil – bu, beden hafızası, koşulluluk, ve belki de en acıklısı, “o yıllar boşuna acı çekilmedi” deme ihtiyacı. Acıya bir anlam katmazsanız, acı sadece acıdır. Vanessa'nın bütün olanlarla baş etmek için olanlara yüklediği anlam, her ne kadar çarpık olsa da kendisini ayakta tutmak için kullandığı bir savunma stratejisi ve bütün dünya bununla savaşıyormuş gibi hissediyor. Bu noktada kitap, okura da çok büyük bir sorumluluk veriyor: Vanessa’nın çelişkilerini yargılamamak ama aynı zamanda onları doğrulamamak.
İşte tam da bu gri bölgede, karakterle aynı anda hem empati kuruyoruz hem de onun inkârının içinde kayboluyoruz. Ve bu “kaybolmuşluk”, birçok kadının iç dünyasına bir pencere açıyor: “Ben seçtim” diyerek bir yıkımı içselleştirme” ihtiyacı. Çünkü Vanessa ne yalnızca kurban ne yalnızca faille özdeşleşmiş biri. O, bu ikisinin arasında sıkışmış, “bu ilişkiyi ben istedim” diyerek kendisini korumaya çalışan bir hayatta kalandan ibaret.
Kara Vanessa’m kitabı gerçekten bambaşkaydı. Bu kitap, kontrolü hiç eline alamamış olduğunu, yaşadığı istismardan seneler sonra fark eden bir kadının kontrol sanki hep elindeymiş, kötü olan kendisiymiş gibi davranarak kendini koruma hikayesi. Belki de bu yüzden çok daha fazla içime işledi. Çünkü güçlenmek için değil, hayatta kalabilmek için yazılmış bir hikâyeydi bu. Bu kitap istismarın siyah-beyaz anlatısına bir alternatif getiriyor. Olayların yargılanabilirliğini reddetmeden, karakterin duygusal gerçekliğini teslim ediyor. Vanessa’nın inkârı, onun zayıflığı değil; onun hayatta kalma biçimi. Ve okur olarak biz de, bu hayatta kalma biçiminin bir yerinden kendimizi tanıyoruz. Çok, çok, çok etkilendim. İnanılmaz etkilendim - ifade dahi edemiyorum. Çeviri de mükemmeldi.
Son olarak - bu kitabın gereksiz romantize edilmiş istismar sahneleri olduğu ve "doğru" yazılmadığı hakkında eleştiriler var. Ama böyle bir kitabı nasıl doğru yazarsın ki? Konu gerçekten çok hassas ve asıl amacı da zaten 15 yaşındaki Vanessa'nın tiksinti ve romantizm arasında bölünmüşlüğünü doğru bir şekilde aktarabilmek - çünkü pedagojik gelişiminin nasıl zedelendiğini anlamamız için bütün bunları onun bakış açısından gerçekten tam bu şekilde okumamız gerektiğini düşünüyorum ben. Kitap eksik veya fazla değil, çok nadiren tutturulabilen bir oranla, tam. Buna çok saygı duyuyorum.