Eylül, sadece Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı değil; aynı zamanda bastırılmış duyguların, sessiz bir aşkın ve yavaş yavaş yok oluşun romanı. Mehmet Rauf, satır satır ruh çözümlemesi yaparken okuru da içsel bir sorguya sürüklüyor.
Suat ve Necip’in arasında yaşanan o tarifsiz bağ… Ne dile gelebiliyor ne de görmezden gelinebiliyor. İkisinin arasında yaşanan şey, bir aşk olmaktan çok bir "yanma" hali. O kadar ince çizgilerle işlenmiş ki, bazen bir kelime, bazen sadece bir bakış yetiyor kalbin daralmasına.
Romanın sonunda çıkan yangın ise her şeyin sembolü gibi. Dışarıda alevler yükselirken, içlerinde yıllardır susturulan duygular da o alevlerle birlikte yanıyor. Suat’ın kendini alevlerin arasına atması, bir kadının hem kendini hem aşkını nasıl yaktığını anlatıyor bize. Çünkü Eylül, sadece bir aşk hikayesi değil; susmanın, beklemenin, içe gömülmenin ve sonunda her şeyin yanıp kül olmasının hikayesi.
Bu kitap bir "hikaye" değil, bir yangın. İçten içe yanıp da hiç dumanı görünmeyen bir yangın. Ve o yangının küllerinden kimse sağ çıkamıyor.
Alıntı:
"Ben seni düşünmekten yorulmadım da… senin habersizliğin yordu belki beni."