Puan vermedi·184 syf.····Okunma: 07 Haziran 2025 17:16 José Mauro de Vasconcelos’un kaleme aldığı Şeker Portakalı, sadece bir çocuğun hikâyesi değil; sevgisizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilmiş bir dünyanın ortasında filizlenmeye çalışan küçücük bir kalbin çığlığıdır. Kitabın başkahramanı Zezé, beş yaşında olmasına rağmen yaşından büyük bir ruh taşıyan, içi sevgiyle dolmak isteyen ama bu sevgiyi bir türlü bulamayan bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıklar aslında sevilme arzusunun dışavurumudur. O, var olduğunu gösterebilmek için cezayı bile göze alan bir çocuktur. Görülmek için hata yapar, çünkü iyi olduğunda kimse dönüp bakmaz ona. Bu durum, sevgi görmeyen çocukların çoğunun ortak gerçeğidir.
Zezé'nin ailesi kalabalıktır ama içinde en büyük yalnızlığı yaşar. Annesi yorgun, babası işsiz ve çaresizdir. Evde duygusal bir sıcaklık yoktur. Zezé, sık sık dayak yer, azarlanır. Fakat o, içindeki sevgiyi yine de öldürmez. Kardeşine olan yaklaşımı bunun en güzel kanıtıdır. Kendisinden daha küçük kardeşine asla kötü davranmaz. Aksine, onunla sevgi dolu bir ilişki kurar. Onu kendi kurduğu hayal dünyasına dahil eder. Zezé, ailesinden göremediği ilgiyi ve sevgiyi, küçük kardeşine vererek aslında kendi içindeki iyiliği canlı tutar. Bu, şiddet gören bir çocuğun şiddeti yeniden üretmemesidir — bu bir tür içsel kahramanlıktır.
Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri, Zezé'nin kendi doğumunu sorguladığı andır. "Anne, ben doğmamalıydım" dediğinde, aslında hayatın acımasız yüzüne yenik düşmüş bir çocuğun ruhundan gelen en derin feryadı duyarız. Bu cümle, çocukların da varoluş sancıları yaşayabileceğini, onların da kendilerini değersiz hissedebileceğini ve bir çocuğun bile yaşamayı hak edip etmediğini sorgulayabileceğini gösterir. Bu cümleyi okurken gözlerim doldu çünkü bu yalnızca Zezé’nin değil, görülmemiş, anlaşılmamış tüm çocukların sessiz çığlığıdır.
Zezé'nin hayal gücü, gerçek hayattaki acılardan kaçmak için sığındığı en güvenli limandır. Şeker portakalı ağacı, yani Minguinho, Zezé’nin sırdaşı, dostu, hatta bazen annesi babası olur. Gerçek dünyada bulamadığı anlayışı, o ağacın sessiz dallarında bulur. Çocukların hayal dünyası, çoğu zaman onların yaşadığı travmalara karşı geliştirdikleri koruyucu bir kalkandır. Zezé de kendi travmasına karşı bir savunma olarak bu ağaca tutunmuştur. Konuştuğu, şakalaştığı bu ağaç aslında onun yaşama tutunma biçimidir.
Kitapta Zezé’nin karşısına çıkan en güzel şey, Manuel Valadares olur. Portekizli adam, Zezé’yi gerçekten görür, onu ciddiye alır, sevgi gösterir. Zezé ilk defa bir yetişkinin gözlerinde kendini değerli hisseder. Onunla birlikte dünya daha katlanılabilir bir yere dönüşür. Fakat bu ışık da kısa sürer. Manuel Valadares’in ani ölümü, Zezé’nin kalbini paramparça eder. O gün yalnızca sevdiği birini kaybetmez, çocukluğunu da yitirir. Hayatında ilk defa gerçekten sevildiğini hissettiği insanı toprağa verdiğinde, çocuk kalmak mümkün değildir artık. Zezé, bu olayla birlikte sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da hasta olur. Çünkü artık hiçbir şeye güvenemez.
Zezé, ailesinin sevgisizliğine rağmen içinde sevgi taşımaya devam eden bir karakterdir. İçinde bulunduğu tüm zorluklara, dayaklara, kayıplara rağmen kötülüğe teslim olmaz. Kardeşine duyduğu sevgi, portakal ağacına beslediği bağ ve Manuel Valadares’e olan masum sevgisiyle, kendisi için yaratılan karanlık döngüyü kırar. Bu, bir çocuğun içindeki sevgiyle hem kendisini hem de etrafındakileri koruma çabasıdır.
Kitabın sonunda Zezé tamamen iyileşmese de, biz okuyucular için onun hikâyesi bir farkındalık yaratır. Çocukları “yaramaz” diye tanımlarken aslında “yaralı” olduklarını görmemizi sağlar. Zezé’nin hikâyesi, bizlere şu soruyu sordurur: Bir çocuk sevilmezse, neye dönüşür?
Cevabı kitaptadır: Bir çocuğun içindeki sevgi, kimi zaman dayaktan da, kayıptan da büyüktür. Eğer birileri ona uzanmazsa, o çocuk kendi içinden sevgi üretmeye çalışır. Ama her çocuk bu kadar güçlü olmak zorunda kalmamalı.
Şeker Portakalı, bir çocuğu anlamanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatır.
Sadece bir roman değil; duyulmayan çocuk seslerinin yankısıdır.