Çok kişi bilmez ama Koz kelime olarak bizim memleketlerde ceviz anlamına gelir. O yüzden kitabı ilk gördüğümde ismi beni kendine çekti. Açıkçası eser içerisinde bu kadar güzel anlamlar taşıyacağını tahmin etmiyordum.
Bir yanda Agâh’ın oğluyla olan imtihanı, diğer yandan Melike’nin yürek yakan hikayesi içimi parçaladı.
Agâh ve Nazlı’nın oğlu Arden engelli olarak dünyaya gelmişti. Damağı ve kalbi delik bir bebekti. O bir Trizomi 13 hastasıydı. Yaşamaz dedikleri bu bebeği babasının azmi ve inancı 15 yıl yaşatmıştı. Ama nasıl bir yaşama… Hastane hastane gezerek geçen yıllar.
Gözlerinin önünde evlatlarının acı çekmesine dayanamayan Agâh ve Nazlı, Arden için çok mücadele etmişlerdir. Hatta kuvvetli bir inancı olmayan Agâh’ı oğlu Arden Allah’a yaklaştırmıştır. Duanın gücüne inanıp tüm zorluklara sabretmişlerdir. Ancak Nazlı daha fazla dayanamayarak oğlunu ve eşini zamansız terk etmiştir. Bu terk edişin ardından Agâh hem anne hem baba olmak zorunda kalmıştır. Arden’in babaanneside hep onlara destektir.
Agâh Melike ile hastane bahçesinde tanışmışlardır. İkiside evladı için oradadır. Dertleri birdir. Ancak hikayelerini açmazlar birbirine. Yıllar geçer, yollar onları tekrar karşılaştırır. Agâh Melike’den yaşadıklarını bir kitap haline getirmesini ister. Çünkü Melike İran’lı bir yazardır.
Melike’nin hayatı da hep zorluklarla geçmiştir. Kızı Yasemin ile hayatta yalnız kalmıştır. İran’dan kaçıp geldiği Türkiye’de yeni bir hayata başlamıştır.
O kadar hayatın içinden bir hikayeydi ki ancak hayatın içinden olmasına rağmen ne kadar Agah gibi babalara uzağız, düşünce dünyamız da hiç yer vermiyoruz onu fark ettim.
Melike’nin hikayesi ise kaç kadının yaşadığı dramlardan bir tanesidir kim bilir…
Beni o kadar çok etkiledi ki okurken gözyaşlarıma hakim olamadığım zamanlar oldu.