Kürşat Demirci’yi internetteki videolarından tanıyor olmalısınız. Şimdiye kadar tanımadıysanız da, kendisine mutlaka kulak vermenizi isterim.
“Antik İnançların İzinde” kitabında Demirci, dört makalesini bize sunuyor. Bu kısa makalelerden öğrendiğimi zannettiklerimi şu şekilde özetleyebilirim…
Günümüzdeki inanç ve âdetler, dönüp dolaşıp, bir şekilde Antik Mezopotamya medeniyetlerine bağlanıyor; özellikle de şunlara: Sümer, Babil, Akad, Asur, Mısır. Sümer medeniyeti, bunlar arasında en fazla öne çıkanı. Günümüz dinî, mitolojik ve ananevî kültürlerinin “mucidinin” Sümerler olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Belki Sümerler’in de medeniyeti devraldıkları selefleri vardı; ancak şu anki bilgilerimiz ışığında, Mezopotamya medeniyetlerine ve hususî olarak da Sümerler’e çok şey borçlu olduğumuzu bilmeli. Muhtemelen yazıyı ilk kullananlar onlar oldukları için…
Elbette Antik Mezopotamya medeniyetlerinin mirası günümüze kadar hiç değişmeden gelmiş değil; uzandığı yörelere göre birçok değişime uğruyor. Örneğin Tek Tanrılı dinlerin, eski Mezopotamya inançlarının bir devamı olduklarını söylemek yanlış olmazsa da, bu dinlerin eski Mezopotamya dinlerinin bire bir devamı olduklarını söylemek yanlış olacaktır. Çünkü, köprünün altından çok sular akmış ve zaman, çok şeyi değiştirmiştir. Yine de Yahudilik dininin sahip olduğu ehemmiyetin bir nedeni de, onun kendi içinde eski Mezopotamya inançlarına dair hususları hâlâ saklıyor olmasıdır. Diğer Tek Tanrılı dinlerin de Yahudiliğin mirasçısı olduğu düşünülünce, Mezopotamya’nın günümüzü bile nasıl şekillendirdiğine şaşılır doğrusu…
Kitaptaki “Atalar Kültü”nü konu edinen makaleden de çok istifade edilebilir. Günümüzde hâlâ yaşatılan Atalar Kültü’nü şu cümleyle açıklamak mümkün: “Ölüler, aslında hiçbir zaman gerçek anlamda ölmezler.” Yani hayatını kaybeden yakınlarımızla hep iletişim hâlindeyizdir ve bunun kültürel dışavurumları çeşit çeşit yollardan gerçekleşir. Vefat eden bir yakınımızın ardından helva yemek de, onun eşyalarına karşı geliştirdiğimiz hassasiyet de, kırkı çıktığında dua okumak da, tüm bunlar Atalar Kültü’nün günümüze ulaşan yansımalarıdır. Makale, Atalar Kültü’nün farklı kültürlerdeki uygulanış biçimlerine dair pek çok örnek veriyor.
Bugün Kürtler’e mahsus Yezidilik dininde, yazarın “Sihirli Çember” adını verdiği bir inanç uygulaması bulunuyor. Bu uygulamaya göre, etrafına çember çizilen bir kimse ya da eşyanın, ona gelecek kötülüklerden bu çember sayesinde korunabildiğine inanılıyor. Bu konuyu ele alan kitaptaki makalesinde yazar ayrıca, “çember” figürünün antik dünya insanları için sahip olabileceği öneme dair fikirlerini öne sürüyor. Hiç düşündünüz mü, Müslümanlar’ın hac ibadetini yerine getirirken, Mekke’deki Kabe etrafında neden çember şeklinde hareket ettiklerini? Neden başka bir şekilde değil de, çember şeklinde?..
Bir makalesinde Demirci, Gılgamış Destanı’nın metinsel tarihinden bahsederken (Gılgamış Destanı, Tek Tanrılı dinler de dahil olmak üzere, sonraki inançlara büyük etkide bulunmuştur), bir diğer makalesinde ise yaradılışa dair Yahudi âlimlerin nasıl kalem oynattıklarını anlatır. Yahudilik de tıpkı İslâm gibi, aynı zamanda bir yasa kitabı olduğundan, kutsal sayılan metinlerde yer alan her bir ifade kılı kırk yararak, bıkkınlık verecek kadar tartışılmış, anlatılmış, izah edilmeye çalışılmış. Nasıl ki yasada boşluk olamaz ise, dinî anlatılarda da boşluk olamayacağı düşünülmüş olmalı; her bir harf, belli bir mantık içine sığışmalı. Yahudi âlimler, “mantık öncesi mantık” döneminin koşullarına uygun bir biçimde, adeta meleklerin cinsiyetini büyük bir ciddiyetle tartışmışlar…
Sonuç olarak… Günümüz kültürlerinin ve Tek Tanrılı inançlarının Antik Mezopotamya uygarlıklarına dek uzandıkları inkâr edilemez (Zaten arkeolojik keşifler bu gerçeği ortaya koyduktan sonra, dinlerin işi iyiden iyiye zorlaştı). İnsanoğlu, özellikle kültür bakımından çok büyük ilerlemeler kaydedememiş; binlerce yıl önce oluşturulan hikâye ve uygulamaların çok uzağına gidememiş. Bunun kısmî nedeni, binlerce yıl önce oluşturulan o hikâye ve uygulamaların çok etkileyici ve sevilmiş olmaları, bu nedenle anlatıla anlatıla bir tabu hâline gelmeleri olabilir. Nitekim tam da bu nedenle bu hikâye ve uygulamalar Tek Tanrılı dinler tarafından tevarüs edilince de, artık “dokunulmaz” ve “sürekli” hâle gelmiş olmalılar. İnsan zihninin nörolojik yapısının da belli hikâyeler etrafında dönüp durmamız hususuna açıklık getirdiğini iddia edenler de olacaktır…
Bir eleştirim var; kitaba değil, antik dünyadan günümüze ulaşan inançları araştıran ilim dallarına. Pek çok uygulama ve inancın kökeninin binlerce yıl öncesinin Mezopotamya’sına dayandığı bence de malumdur. Ancak bu durumun yansımaları hakkında örnekler getirirken dikkatli olmak da gerekir. Zira gezindiğimiz toprak, mecburen biraz da “serbest atış sahası”dır. “Al bir kaya, nereye dayarsan daya” hesabı… Diyelim ki Mezopotamya’daki yazılı kaynaklardan, antik dünyada “çember” motifinin sıklıkla kullanıldığını öğreniyoruz. Bu, günümüzde “çember” motifi içeren sayısız pratiğin kökenini muhakkak antik Mezopotamya’ya bağlar mı? Evet, bir kısmını muhakkak bağlar; ancak diğer kısımları da yazarlar tarafından uyduruluyor ya da kılıfına sığmaya zorlanıyor olabilir. Bir noktadan sonra, elimizde akıllıca tahminler yürütmekten başka seçenek kalmadığını anlayabiliyorum. Yine de temkinli olmakta fayda var…