Jodi Picoult, toplamda yirmi küsür kitabıyla tanınan, bol ödüllü bir yazar. Bunların çoğu otuz dile çevirilmiş, bazı eserleri filme uyarlanmış. Benim yazarla tanışma kitabım Yapboz’du. Tarzını sevdiğim için tüm kitaplarını almıştım.
Yirmi yıldır aynı hastanede yeni doğan hemşiresi olarak çalışan Afro-Amerikalı Ruth Jefferson, bir gün doğum için hastaneye gelen Bauer ailesiyle tanışır. Beyazların üstünlüğünü sonuna kadar savunan hatta Beyaz Güç Harekatının savunucusu olan Turk Bauer, yeni doğan bebeğine Ruth’un yaklaşmasını ve dokunmasını istemez. Bunun üzerine başhemşire Ruth’un bebekle ilgilenmesini yasaklar. Ancak bebeğin muayenesi sırasında kimsenin anlayamadığı bir durumu Ruth fark eder. Şimdi Ruth yıllarca öğrendiği her şeyi, ettiği yemini bir kenara bırakıp bu duruma seyirci mi kalmalıdır, yoksa her şeyi göze alıp bu hasta bebeği hayata döndürmeye mi çalışmalıdır? Peki ya bu çabası kendi sonunu hazırlıyorsa..
Öncelikle kitabın temelini oluşturan konu ırkçılık. Üç anlatıcı var: Ruth, Ruth’un avukatlığını yapan Kennedy ve kafasındaki Svastika dövmesiyle beyaz ırkçı Turk Bauer. Karakterler hali hazırda yaşadıkları durumlara ilaveten, geçmiş kimlikleriyle de ön plana çıkıyor. Irkçılık, ötekileştirme, nefretin doğurduğu güç, hiçbir yere ait olamama duygusu, var olma çabası bu toplumsal sorunu çok daha ahlaki bir boyuta taşıyor. İnandığım bir şey var ki; Irkçılık, aklın ve hayal gücünün bittiği noktada başlıyor. Yazar sınıfsal ve sosyal sorunları dile getirmenin ötesinde ideolojisini de cesurca sergiliyor. Özellikle mahkeme bölümlerinde bunu yürekten hissediyorsunuz. Konu tam manasıyla hak, hukuk, adalet mücadelesinin en keskin, en domine halini temsil ediyor.
Kusursuz değil elbette. Detayları ve tekrarları bir kenara bırakmayı başarabilirseniz, konudan sapmayan düşündürücü katmanlara odaklanabilirsiniz. @satir.arasindaki.kiz ‘la yine duygudan duyguya atladığımız, yer yer üzüldüğümüz, bolca sinirlenip gerildiğimiz bir okuma yaptık. Demek ki empati kraliçem Jodi, bekleneni fazlasıyla verebilmiş. Okunmalı.