Uyuyunca Geçmeyen Şeyler Var, duyguların romanı değil, kalbin iç dökümü. Bir olay örgüsü bekleyen, karakter gelişimi arayan okuru en başta eli boş bırakıyor gibi yapıyor ama aslında tam tersine, seni hiç hazırlıklı olmadığın bir yerden yakalıyor. Çünkü bu kitap bir hikâye anlatmıyor; senin zaten yaşadığın ama hâlâ adını koyamadığın şeyleri, senin yerine söylüyor.
Her yazı bir geceye sıkışmış gibi. Sanki sabaha çıkmadan önce zihninden geçen, ama kimseye anlatamadığın cümlelerin sayfalara dökülmüş hâli. Bazen bir iç konuşma, bazen bir mektup, bazen sadece yazılmak zorunda kalınmış bir yara. Hepsi tanıdık, hiçbiri sıradan değil.
Karakter yok ama insanlar var. İsimsiz ama çok gerçek. Yazar “sen” diyor, ama o sesin kime gittiğini sen çok iyi biliyorsun. Bazı metinlerde çocukluğuna dönüyorsun, bazı cümlelerde kaybettiğin birini yeniden anıyorsun. Özellikle anneye yazılan bölümler göğüs kafesini daraltıyor. Çünkü orada yazan her şey, herkesin içini sızlatabilecek kadar evrensel ama bir o kadar da kişisel.
Bu kitap okunmak için değil, hissedilmek için yazılmış. Her sayfa biraz daha içine çökerken, o duygunun tam tarifini buluyorsun: Geçmeyen şeyler, gerçekten de en çok sustuğun şeylerdir. Uyuyarak atlatamadığın her şey bu kitabın içinde bir yerden sana göz kırpıyor.
Ve işin en garibi ne biliyor musun? Bitirdiğinde kendini toparlamış hissetmiyorsun. Aksine, dağılmış ama nihayet dürüst kalmış oluyorsun. Bu kitap insanı onarmıyor, sadece yalan söylemeden eşlik ediyor. Zaten bazı kitaplar iyi gelmez. Sadece “ben de böyle hissettim” dedirtir. Ve bu kitap, tam da o.