MAVİ KUŞ/MUSTAFA KUTLU
“Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek.
Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek. ”
Mavi Kuş hikâye kitabı ilk baskısını 2002 yılında yapmıştır.
“Erzurum’da o zaman, nüfus fazla değildi. Şehrin havası kirlenmemişti, temizdi. Çeşmeler çok meşhurdur, çok müthiş suları vardır, çeşmelerden akan. Sonradan o sular kirlendi, bilmem ne oldu. Şehirde henüz faytonlar çalışıyordu, taksi falan çok azdı. Üniversiteye gelip giden, belediyenin otobüsü de yoktu. Bir tane eski bir otobüs vardı, talebeleri o taşıyordu. Şoförü delikanlı bir adamdı, onun otobüsü yani, üzerinde de mavi kuş yazıyordu. Mavi Kuş Hikâyesi oradan gelmedir, benim “Mavi Kuş” hikâyesi. ”
Mavi Kuş kurgu bakımından Mustafa Kutlu’nun diğer eserlerinden ayrılmaktadır. Sembolik bir isme sahip olan hikâyenin sonunda aslında anlatılanların gerçek değil de film setinden bir sahne olduğu anlaşılır.
“Tam bu sırada yüksek bir ses “STOP” diye bağırır.
Işıklar yanar.
Meydandaki sahnenin bir film seti olduğu anlaşılır. ”
Kitap, üç ana bölümden oluşur. Birinci bölümde; kasabanın tasviri yapılır ve kahramanlar tanıtılır. İkinci bölümde; Mavi Kuş’la yapılan yolculuk sırasında yaşananlar anlatılır, üçüncü bölümde ise bu yolculuğun bitişi anlatılır.
Hikâye bir grup aydın takımı ile kasaba halkının kasabadan istasyona olan yolculuğunu, okuyucuya büyük bir keyif vererek ve okuyucuda merak uyandırarak anlatmaktadır. Mavi Kuş, mavi boyalı üzerinde beyaz kuş resmi olan hurda denilecek kadar eski bir otobüstür. Otobüsün sahibi ve şoförü ise Deli Kenan’dır. Kenan’ın bir de muavini vardır. Muavin Seyfi. Kasabalı her ne kadar Mavi Kuş’u beğenmese de başka imkân olmadığı için istasyona onunla gitmektedir. Bu hikâyede geçen yolculukta ise kasabanın doktoru, öğretmen Murat ve eşi Neşe, arkeolog Gül ve Amerikalı turistler John ile Elizabeth, mühendis olduğunu söyleyen Kemal, Beşir Ağa ile hasta eşi bir de mahkûm vardır. Yolculuk, Kenan’ın kedisi olmadan yola çıkmaması üzerine yapılan muhabbet ile başlar. Küçük bir kasabada yaşamaktan mutlu olmayan Neşe sürekli surat yapmaktadır. Eşi Murat ise vatana faydalı olmak için her yeri kutsal görmekte ve bu konuda doktordan kendisine destek beklemektedir. Gül, bir tanıdığın hatırına turistlere rehberlik yapmaktadır. Yol boyunca Kemal ile yan yana oturan Gül onunla muhabbet eder. Yanında iki jandarmayla birlikte elleri kelepçeli mahkûm yolcunun başı önündedir. Beşir Ağa ise hastasını bir an önce istasyona yetiştirme telaşındadır. Otobüste bir de kimseye çaktırmadan eşyaların arasına saklanan Erol vardır. Bu değişik muhabbetlerin yaşandığı yolculuk çeşitli olasılıklarla bölünür. Kotto Bayram’ın açtığı çukura düşen otobüs yine onun para karşılığındaki yardımıyla kurtulur. Mola için durulan handa Beşir Ağa, hastasını kaybeder. Bu arada uzun süredir de otobüsü iki atlı takip etmektedir. Amaçları otobüsteki kanlılarını vurmaktır. Yol üzerinde köpeğiyle otobüse binen avcı Bilal bu atlıların peşine düşse de onları kaybeder. Handan sonra iki keçisi, üç koyunu ile bir köylü - yolcular karşı çıksa da – otobüse biner. Bu olumsuzluk da atlatıldı derken yol üzerinde bu sefer de jandarmalar otobüsü durdurur. Mühendis Kemal aslında polistir. Amaçları tarihi eser kaçakçısı turistleri yakalamaktır. Kuyumcu Nazım Efendi jandarmaları görünce telaşlanır ve ortağını öldürdüğüne dair bir itirafta bulunur. Otobüsün üzerindeki tarihi eserler de üşüyüp sandığa giren Erol tarafından sağa sola fırlatılmıştır. Neye niyet neye kısmet diye düşünen yetkililer Nazım Efendiyi tutuklarken tam o esnada “stop” sesi duyulur aslında bu yolculuk bir filmin senaryosudur.
“(Lokanta da) İftihar edilen şey duvarlardan birini yarı yarıya kaplayan, oymalı ahşap çerçevesiyle görenlere ‘Hayret yahu bu saray işi ayna bu dağın başına nereden düşmüş’ dedirtecek kertede muazzam bir ayna.
Ayna kasabanın meydanının neredeyse tamamını içine alır; oradan kim geçiyor, ne oluyor tek tek gösterir. Bu, ne demektir; şu demektir: Onlar seni görmüyor, görseler de arkası dönük olduğu için zararı yok derler; ama sen onları görüyorsun. Ayıptır söylemesi, röntgencilik gibi bir şey. (…)
Hani çorbaya kaşığı daldırıyorsun, ağzına doğru kaldırıyorsun, karşıdaki hayalin de seninle birlikte aynı hareketi yapıyor. İnsanın kendine bakması önemli. Hani ayna olmasa bu mümkün değil ya.
İşte büyü burada.
Aynada insan kendini tanıyor. Burnunun üzerindeki et benini, benin üzerindeki ağarmış birkaç kılı görüyor. ‘ Ulan yaşlanmışız be!’ diyerek meyus oluyor. Veya kasketi yana yıkıp bıyıkları burarak ve de ‘kimseler görmesin ula’ diye işkillenip sağa sola bakınıp azıcık sırıtarak ağzındaki altın dişin parıltısına rastlayınca ‘Daha çökmedik efendi’ diye şişiniyor.
Bunların her ikisi de zahir erbabına yakışır.
Aslolan ayna camının ardına sürülen sırda. O sır olmasa kendimizi adi bir cam karşısında bulacağız ve hiçbir şey göremeyeceğiz.
Sır bize kapı aralıyor.
İşte diyor, sen busun.
Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı
toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek.
Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek. Ne demişler: Kendini bilen Rabbini bilir”