Ee Hafif Spoiler İçerebilir!!!
Bak şimdi… Kitabın adında “prens” geçiyor diye, içinde masal gibi bir şey var sanıyorsun. Prens dediğinde kılıç, at, saçma sapan bir romantizm olur ama bunda yok. Bu prens sisin içinden geliyor, yavaş yavaş içini çürütüyor. Sinsi sinsi. Klasik Carlos Ruiz Zafon yani. “Çocuklara masal” diyip, sonra seni geceleri “gardırobun içinden ses mi geldi?” şüphesiyle yaşatan adam.
Gelelim kitabımıza;
Ana karakter Max. Ailesi savaş çıkınca şehri terk ediyor, kıyı kasabasına taşınıyor. Hani kasaba dediğime bakmayın, bildiğin sis, rüzgar, gotik mimari. Bahçede eski sirkten kalma heykeller var, ama böyle “ayy ne tatlı fil” değil “gece hareket eder mi acaba?” tedirginliği yaşatan cinsten. Daha eve girer girmez “Bu ev kesin lanetli.” demeye başladım zaten.
Sonra Roland diye bir çocuk geliyor. Kasabanın “her şeyi bilen” çocuğu. Kahramanızın sonsuz yolculuğu nasıl olacak tabi. Bir yoldaş şart :) Böyle karakterin görevi bellidir: Ana karaktere açıklama yap, sonra başına bela al. İkisi başlıyorlar geçmişte batan bir geminin sırrını çözmeye. Sisler Prensi’nin ortaya çıkışıyla olaylar sarpa sarıyor. Bu prens, bildiğin kötü karakterlerden değil. Al mısırını otur psikolojik gerilim izle desek daha iyi. Sinsi sinsi:) Görünmüyor ama sürekli orada. Kitabın sayfalarını çevirirken bile ses çıkarmayasın geliyor, hani rahatsız etmeyeyim diye.:)
Ve sis… Yani Carlos Ruiz Zafon’un betimleme iştahı maşallah. O kadar çok sis var ki bir yerden sonra “Tamam abi, havayı kapattık, konuya geçelim artık” diyeceğin geliyor. Ama yok. Sis, karakterin ruhunda da var, geçmişinde de, gözlerinin içinde bile buluyorsun. Kitabı okumuyorsun da, sisin içinde dolanıyorsun gibi. Her hikayede biraz karanlık tabi ki de olur, ama önemli olan onun içinden geçebilmek.
Kitabı kapatınca sis hala orada ama artık yolunu daha iyi biliyorsun….