İNSANLIĞIMI YİTİRİRKEN / OSAMU DAZAİ
Çok gözüme çarpan ama kararsız kaldığım kitabı indirimden aldım ve yazar hakkında araştırma yaparken Osamu Dazai'nin 19 Haziran'da doğduğunu ve 13 Haziran'da öldüğünü gördüm. Hem anma hem de kalemiyle tanışma fırsatı diyerek okudum ama yorum biraz geç kaldı.
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıra dışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai, intiharından hemen önce tamamladığı (1948), Japonya’nın en çok okunan romanlarından İnsanlığımı Yitirirken’de topluma dahil olmayı beceremeyen, her şeyi eline yüzüne bulaştıran, çevresindeki herkesi hayal kırıklığına uğratmaya mahkûm bir ötekinin acıklı hikâyesini anlatıyor. Arka kapaktan.
İnsanlığımı Yitirirken (Ningen Şikkaku), Japonya'da Natsume Sōseki'nin Kokoro adlı romanından sonra en çok satan ikinci kitapmış. Dazai’nin yaşamıyla paralellik taşıyan, otobiyografik unsurlar içeren roman, birinci tekil şahıs ağzından anlatılıyor. Roman, sosyal yabancılaşma, depresyon ve intihar gibi yazarın yaşamında da yinelenen temalar içeriyor.
Aristokrat bir ailenin oğlu olan Oba Yozo, kendini çocukluğundan beri bir başarısızlık abidesi olarak görür. Okulda ve evde 'soytarı' rolüne bürünerek var olmaya çalışır. Oba Yozo, aristokrat ailesinin gelenek ve alışkanlıklarıyla, modern Batılı fikirlerin arasında sıkışarak dünyaya ve yaşadığı topluma giderek yabancılaşan, karamsar bir kişilik. Anlatıcı - yazar, bu karamsarlık ve yabancılaşma duygusunu son derece ironik bir tarzda okura yansıtıyor. Yazar, kendi üzerinden savaş sonrası Japonya'nın durumunu, bireyin kalabalıklar içinde giderek yabancılaşırken insani değerlerini de yitirişini gözler önüne seriyor.
Kitap; Giriş, I. Hatırat, II. Hatırat, III. Hatırat, Kapanış ve Son Söz başlıklı bölümlerden oluşuyor. Kitaba başlamadan ön bilgi edinebilmek için Mark Gibeau'nun kaleminden 'Son Söz' başlıklı yazıyı okuyayım dedim. Üçüncü paragrafın başında; "Romana 'tabula rasa' olarak yaklaşma becerisi, bu durumda sayılı Japon okurun keyif alabileceği bir deneyim. Eğer romanı okumadan önce bu son söze atladıysanız ve romana ilk önce önyargılar olmadan yaklaşmayı arzuluyorsanız, şimdi okumayı bitirip buraya romanı bitirdikten sonra dönmeniz yararınıza olacaktır."!!! Eyvah, yakalandık, tabii itaatkar bir okur olarak son sözü bırakıp, romana döndüm. Bu arada kısa bir bilgi vereyim, ne de olsa sosyoloji okuduk. Tabula rasa ( tabula rosa); Latince bir terim "Tabula Rasa" Türkçe'de boş levha anlamına gelir. İngiliz filozof John Locke'un görüşüdür. Locke'a göre insan zihni doğuştan boş bir levha gibidir, zaman geçtikçe bu boş levha beş duyu organımızla deneyimlediklerimizle ve öğrendiklerimizle dolmaktadır.
Kitaba dönersek, Mark Gibeau'ya teşekkür ediyorum. Dediğinde haklı çıktı. Kesinlikle bir 'tabula rasa' olarak tüm önyargılardan, etkilerden uzak bir şekilde okunmalı. Tabii çevirmen Peren Ercan da büyük bir teşekkürü hak ediyor, akışı bozmadan, ironileri, nükteleri çok güzel çevirmiş, sanki çeviri değil de Türkçe yazılmış bir roman gibi.
Okumaya başladıktan bir süre sonra hafif alaycı, eğlenceli dili sizi sararak öykünün içine çekiyor, siz de Yozo ile birlikte babasına kızıp, ağabeyini takdir ediyor, Dil Balığı'nı alaya alıp, Tako'nun her şeyi nasıl anladığını çözmeye çalışıyorsunuz.
Beklediğimden çok daha keyifli bir okuma oldu. Eğer siz de bu kitabı okumak isterseniz etki altında kalmayın, boş bir levha gibi okumaya başlayın. Tüm okumalarınızın keyifli olması dileğiyle...