·86 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Haziran 2025 00:34 Hiçlik ya da Herşey...
Ah bu tükenmişlik sendromu...
Ah bu yalnızlık hissi...
Ah bu toplumsal baskının acımasızlığı...
Ah bir de olmazsa olmaz kadının kadına olan düşmanlığı...
Erkeklerin kendilerini dev aynada görmesini, kadını sadece cinsel obje olarak nitelendirmesini es geçmek olur mu hiç?
Birşey sormak istiyorum: Kadınlara biraz şefkat göstermek çok mu zor? Kendi icinde yaraları olan bir kadını iyileştirmek için kırk takla mı atmak gerekiyor? Ya bu kadınlarin birbirlerine olan düşmanlığına ne demeli? Bu sorular karşısında akıl tutulması yaşıyorum.
Kitaba ilk basladigimda -eyvah- dedim. Bitmez bu kitap. Yalan yok uzun betimlemeler okurken çok sıkılıyorum. Gözlerimin fal taşı gibi açıldığı yer Zilli Türkan' ın Genç Kadın'ın ağzına zorla poğaça teptigi satırlardır. Dikkatim uyanınca kitap beni etkisi altına almaya başladı. Ademlere ister istemez düşman oldum. İcimden küfürler savurdum. Kedilerden çok hoslanmasamda Hector'u çok merak ettim. Kitabın sonuna varana kadar inşallah ölmemiştir dedim. Acı son üzdü.
Kaybedilenleri Bulma Ofisi'ni duyunca çok güldüm. Sir Arthur'u başta para peşinde olan biri olarak düşünsem de yazar beni yanılttı. İnsanların kayıplarının peşine düşerken aslında onları toparlamaya ve iyileştirmeye çalışan, mutlu etmeye uğraşan biri oldugunu anladığımda çok sevdim.
Genc kadının intiharini hiç beklemiyordum, ama kurtulmasına çok sevindim. Keşke Hector ölmemiş olsaydı...
Kitabı okurken sessiz bir ortamda ve ruhunuzun dingin olduğu anda okumanızı tavsiye ederim.