8/10
·822 syf.··
2025 58. kitabı
İlginç bir tespit ile başlamak gerekiyor neden çünkü kâmâlist tapınak şövalyeleri'nin bağlılığını göstermek için çaba göstermeleri gerekmektedir. Malum bir eser kaleme alınmadan önce bir ad konulması gerekir. Sabahattin Selek kurtuluş savaşı sırasında doğmuş çocukluk yılları ve gençlik yılları kâmâlizmin doğduğu geliştiği ve öldüğü yılları kapsamaktadır. Aklı başında olan birisi kâmâlizmin bu ülkede gerçekten hüküm sürdüğü yılları en fazla ön yıl kadar sınırlandırır. Başarısız bir girişim olarak ortaya çıkan ve hiç bir dayanağı olmayan ideolojik bir süreçtir. M Kâmâli her zaman diliminde güzelleştirmek ve özelleştiemek için ciddi ve hastalıklı bir çaba vardır. En güzel örneklerden birisi olan "Suriye-Filistin Cephesi'nde" yaşananlar menfi anlamda güzel resmeder. Kâmâlist tarih bu cephede yenilgiyi kimin veya kimlerin olduğu hakkında kat'î nedenleri belirtir. Bu cephenin kumandanı Limon Von Sanders'dir. Nablus Meydan Savaşı olarak anılan bu savaşta cephenin komutamı olmamasına rağmen ( M. Kâmâl) komutanının sözünü dinlemeyerek kendi bulunduğu birliği geri çekmek isteyecek ve bunu Limon Von Sanders'e dikte ettirecektir. Benim dediğim gibi olmalıdır çünkü ordu ciddi kayıplar veriyor bu hat artık tutulamayacağı için geri çekilir. Komutanın sözünü dinlemeyecrktir. Askeri ceza kanununda suç teşkil edecek bir durumu nedense tarihçiler hem geçiştirir ve bunu da çok önemli bir mevzu bahis etmek için çaba gösterilir. M. Kâmâl'in Batı Cephesi'nde verdiği görevlerin yerine getirmediği için "Ali Fuat Cebesoy Paşa", " Ali İhsan Sabis Paşa ", " Refet Paşa" gibi kurtuluş savaşının önemli paşaları görevinden etmiştir. Askeri hiyerarşik düzende emir-komuta zinciri kastı vardır ve buna sıkı sıkıya riayet edilir. Konu M. Kâmâl olduğu zaman bilim adamı kisveli insanlar bu kisveden kendini kurtaracak aksiyomlar için gidildiğini defaatle gözlemekteyiz. Suriye-Filistin Cephesi'nde koskoca ordu bir ay içinde vatan topraklarından ricat etmiştir. Nablus bozgunu olarak az bilinen bu olayın içine Arapları da eklemeyi ihmal etmeyen yazar bu bozgunu bu saldırılar daha da hızlandırnış diye bir algı ile Arap düşmanlığına payanda bulmuştur. İngilizlerin vaat ettiği yapay krallıkların başına geçmek isteyen suudi emirleri Birinci Dünya Savaşı'nda Kral Faruk'un liderliğinde Türk ordusuna saldırmıştır. Osmanlı'ya Neden İhanet Ettik adlı eser Kral Abdullah'ın kendi kaleminden çıkmış bir eser olarak Türklere ihanet ettiklerini tüm açıklığıyla anlatır. Yönetimin İngilizler tarafından desteklenen başkaldırı hadisesinde bütün halkı da içine katarak bütün Araplar ihanet etti algısını da kamalist tarih yazıcıları iyi değerlendirmiştir. Bir insanın hatasını bir topluma mal edilemez. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler Almanyası'nda suçlu olarak Hitler'in gösterilmesi doğru iken Alman halkını bunun içine sokulmadığı gerçeğidir. Maalesef konu müslüman olunca halkları da bunun için sokulurken, konu Hristiyan devletler halkına gelince o olayın müsebbibi sadece suçlu olarak görülmektedir. Ingiliz Ordusu Komutanı General Allenby, Şam’a kadar olan Türk Ordusunun harekatını da şöyle anlatmaktadır: Kamalist tarih anlatıcıları değil de başkası anlattığı zaman olaylar nasıl tavazzuf olıyor. Bütün düşman birlikleri intizamlarını kaybetmekle beraber, kendilerine vakit kazandırıldığı takdirde ileri hareketimizi geciktirecek bir kuvvet meydana getirebilirlerdi. Ricat edilme pozisyonunda pozisyon almada ordunun komuta kademesindeki insanların ne kadar zaaf yaşadığının net kanıtını düşman asker penceresinden görmek verilen kayıpları düşününce içler acısı haldedir. 75.000 Esir, 360 Top( Kurtuluş Savaşı'nda ordunun elinde bulunan top sayısı 323 idi), 210 Kamyon, 44 Otomobil vs toplam yekünü görünce hezimetin boyutları ortaya çıkmaktadır. Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet dönemine düşman olan kamalist tarih yazıcıları dönemini ve haliyle dönemin sultanlarını küçük görmek illetine tutulmuşlardır. Sabahattin Selek tarih yazımı konusunda referans alınan birisidir. Yazdıkları insanlar tarafından önem atfedilmiştir. Bir yapıyı yıktıktan sonra yeni yapı kurucularının düştüğü en büyük yanlış ve hatalardan birisi bir önceki yapıyı kuranları kötülemektir. Geçmişi olduğu gibi değil istedikleri gibi tasavvur etme heyülası içindedirler. İkinci Weimar Cumhuriyeti'nin kurucusu Bismarck'ın İkinci Abdülhamid Han ile söyledikleri sözler kulağa küpe olacak cinstendir. Bu konuyu İlber Ortaylı hocanın anlatımı ile söyleyelim. İkinci Abdülhamid'in önemli bir devlet adamı ve diplomasi dehası olduğuna işaret ederek, "Almanların diplomasiden anlayan tek devlet adamı (Dönemin Alman Başbakanı) Bismarck, İkinci Abdülhamid için 'Avrupa'nın en büyük diplomatıdır' diyor." Sultan Vahideddin Han ile İkinci Abdülhamid Han'ı aynı kefeye koymak elma ile armudu aynı kefeye koymakla eş değerdir. İkinci Abdülhamid Han'ın eğitim, sağlık, askeri sanayi, yurtdışına öğrenci gönderme gibi atılımlarının ürünü olan cumhuriyet kadrosunu da eleştirmeyi gerektirir. Yazarın eserin sonlarına doğru Osmanlı'dan devam edegelen kişiler ile birlikte kurumlarında hala Osmanlı etkisinde olduğunu ve gelişemediğinden dem vurmaktadır. Cumhuriyet kadrosu ve aydınını yetiştiren akıl Osmanlı aklıdır. Bu akıl ve kadrolar savaşta her türlü menfi durumlara göre vaziyet almasını bilmiştir. Eleştirileren noktalardan birisi eğriye eğrinin, doğruya doğrunun tüm açıklığıyla anlatır olması hadisesidir. Sultan Vahideddin Han'ın devletin yıkılışını durdurmak için sarf ettiği çabalar akim kalmıştır. Mezkûr hadiseler bilinmesine rağmen İngiliz derin devlet aklı devleti istediği yöne çevirebiliyordu. İstedikleri hükümeti veya hükümet'te ki kişilerin görevden alınması için verilen direktifler yerine getiriliyordu. Bir çok hükümet kuruldu ve yıkıldı bu hükümetleri yöneten kişiler asker kökenli idi. Cumhuriyet döneminde de ülkenin kurucu aklı ve motoru asker kökenli idi. Sultan Vahideddin Han yurtdışında seyahatinde tanıdığı M. Kâmâl'in zihin dünyasını bu yolculukta tanıma fırsatına sahip oldu. Kâmâlist tarihçileri ve M. Kâmâl'in kendisi de Sultan Vahideddin Han hakkında görüşü menfi olmuştur. Bilindiğine üzere görevi ne olursa olsun Osmanlı Devleti'nde kişiler hakkında saraya bir çok jurnal tarzında iddia veya gerçek iddialatın da olduğu bilgiler gider. M. Kâmâl'in askeri hayatıda bunların içindedir. Gece hayatı, içki içmesi, kadın mevzusu ( bir çok görüştüğü kadın olmuştur ki bunları hem kendi hem de yakınlarındaki kişiler anlatır) dini bütün olmaması, askeriyenin içine siyaseti sokması, Osmanlı Sultanlarından hoşnut olmaması, gibi hadiseler saray ve askeri karargahın öğrendiği meselelerdir. Sultan Vahideddin Han'ı yakından tanıması ve tekrardan görüşmek istediği vurgusunu özellikle belirtmesi karşı tarafta istemsizce bir etki oluşturmuştur. M. Kâmâl Adana'da görevde iken Sultan Vahideddin'den şu kişiyi sadrazam yapılmasını, kendisini de Harbiye Nazırı yapılmasını isteyecek kadar kendine güveni barındıran lakin içinde ihtirası da barındıran bir duruma sebep olmuştur. Osmanlı Devleti geleneğinde başarı bazen taltifi, beraberinde rütbe ve saygınlığı arttıran bir süreçe kişiyi iterken, bazende çekişmeyi beraberinde getirmesi kişiyi payitahtan uzak diyarlara sürülmesine yol açardı. Milli mücadele dönemi halka rağmen, halkın selameti için verilmiştir ibaresi halkın isteksizliğini belirtmek için kullanan yazarlar vardır. Halk bu savaşta maddi ve manevi olarak destek vermesi sayesinde mücadele sürdürülebilir hale getirildi. Halk yıllarca süren savaş, kıtlık, hastalıkar nedeniyle isteksiz görünmesi normaldir. Kitleleri harekete geçiren akıl ise halk nezdinde itibarı olan kişiler sayesinde vücut bulmuştur. Mücadeleyi tek başina yapılmış intibasını uyandırmak için kamalist tarih yazıcıları çaba sarf etmişlerdir. Kurtuluş Savaşı'nda milli mücadele için çaba gösteren kişiler olduğu kadar, isteksiz olan kişilerin de olduğu bilinmektedir. Fevzi Paşa ve İsmet İnönü bunlardan en bilinen şahsiyetlerdir. Sarayın adamı olarak görülen Fevzi Paşa, M. Kâmâl'e karşı olduğunu beyan etmiş ve bu konuda çaba sarf etmiştir. İsmet inönü ise devletin artık ortadan kalktığını, İngiltere'nin artık ne isterse onu yapacağını kanaatine varmıştır ve mandacılık fikrine ciddi ciddi sarılmıştır. Her iki şahsiyeti de dönemine göre haklı veya haksız yargısına ulaşılabilir. Halkın isteksizliği kadar, askeri ve saray erkanı içersinde de ye'se düşmüş insanların bulunması olağandır. Halk var ise çaba, emek, şuur, maddiyat vardır. Halka rağmen halk ihtilali de olmaz. Kâmâlistlerin kutsal kitabı Nutuk'ta Izmir'in işgali özelinde Manisa ve Aydın illerin için yazılanlar kurtuluş savaşını sadece M. Kâmâl penceresinden bakılması ile anlanabileceği gerçeğidir. Peki gerçekler böyle midir? Hayır. M. Kâmal'in bahsettiğinin tam tersi şeklinde olmuştur. Türkler, başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun hemen her yerinde düzenledikleri mitinglerle ve İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderdikleri telgraflarla işgali protesto ettiler. İşgal tehlikesini yaşamakta olan Menteşe ( bugünkü adı Manisa iki) sancağında da bu tepkiler çeşitli yollarla ortaya konuldu. Nutuk adlı eserde haksız darbe karşisinda sakit ve hareketsiz kalınması elbette milletin lehinde tefsir( açıklama) olunamazdı diye bir önceki sözlerini tekzib eden bir cümle kurmuştur. Halkın çekingen bir halet-i ruhiyeye sahip olması bu şartlarda olması gereken bir durumdur. Vatanı için canlarını feda etmekten çekinmeyen necip millet çekingenlikten kurtulmak için savaşmayı bilecek kadar irfan sahibi olduğunu Kurtuluş savaşı önderleri biliyordu. Kurtuluş Savaşı'nda ortada kısmende olsa bir tane devlet, bir diğer tarafta ise temsil heyeti vardı. Bu iki oluşumun insanları ise halen Osmanlı Devleti halkının bilinci idi. Milli şuur, Osmanlı olanlar için uyanmamıştı, çünkü halk ümmet bilincine sahip olması bu şuur için engeldir çıkarımı savaşı Osmanlı Devleti halkı olarak değil Türk halkı olarak açıklamak istenilmiştir. Kuvay-ı Milliye'nin vatanı için döğüşmesi için savaşın olması gerekiyordu demek görünürde halen Osmanlı Devleti tabiiyetinde olanlar için bir hakarettir. Milli Mücadele dönemine damgasını vuran olaylardan birisi de "din adamı" konusudur. İngiliz tahakkümü altında olan Sultan Vahideddin, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın isteği ile millî mücadele dönemine liderlik eden kişiler için fetva hazırlanılması haklarında gıyaben ölüme mahkum edilmiştir. Kurtuluş Savaşı beyin takımı ise karşı fetva ile, kendilerine karşı hazırlanan fetvayı geçersiz hale getirmek istemiştir. Din adamlarının önemini bilen M. Kâmâl bu konuda mücadelenin içine katması konunun önemini bildiğini göstermiştir. Millî Mücadele dönemi bittikten sonra din adamlarını pasifize etmek için medreselerin kapatılması tekke ve zaviyelerin kapatılması,, şer'iye( İslam hukuku) ve evkaf (vakıflar) nazırlığını kaldırmıştır.1900 yılında kurulan Darülfünun'da cumhuriyet ile birlikte kıyama uğramıştır. Osmanlı Devleti ile özdeş hale gelen İslam düşüncesini tamamen ortadan kaldırmak isteği ve ülkeyi laik ( seküler) hale getirmek için halkının yüzde doksanından fazlası müslüman halka rağmen yapılmıştır. Dinin önemini bilen ulu önder, dini savaş zamanında kendi lehine, savaştan sonra ise aleyhine mücadele etmiştir. Din, vicdanlarda yaşaması gerektiğini düşünen ve bu minvalde hareket edileceğini beyan eden zihniyet Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir teşkilat ile dini sınırlanmak, devrimler ile eş güdümlü hale sokulmuştur. Dini, siyasete alet eden kamalist zihniyetin yirmi ikinci yüzyılı yaşadığımız bu çağda halen aynı zihniyete sahip olması dine bakış açılarını yansıtır . Din kullanılır bir aparttır, din kutsal kitaba göre de yorumlanmaz algısı Hristiyan aklının bir ürünüdür. Hristiyanların kutsal kitapçbı İncil çağın şartlarına göre güncellenebilir olmasından yola çıkarak, İslam dinini de bu şekilde olabilir olduğunu göstermek istenildi. Türkçe ezan, namaz sürelerinin Türkçe okunması, camiilerin tıpkı kilise gibi sadece belirli günlerde şık kıtafetlerle ve ayakkabı ile gidilmesi gerektiğini belirtilmiştir. Halkın yüzyıllardır benimsediği dini kendi kalıbına göre şekil vermek kimsenin haddi değildir. Halk sizin kurduğunuz zihniyeti yıllardır sandıkta cezalandırıyor. Bunun sebebini İsmet İnönü'de, Kenan Evren'de halkın inandığı dine kısmende olsa özgürlük vermişlerdir. Halkın isteğine cevap veren rahmetli Adnan Menderes'i de iktidar yapmayı bilmiştir. Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminde belli akımlar ortaya çıktı. Tanzimat Fermanı sonrasında ortaya çikan bu fikirler İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin öncülüğünde Batıcılık, Türkçülük, İslamcılık akımları devletin kurtuluş reçetesi olarak görüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin, İkinci Abdülhamid Han'dan farkı Türkçülüğü ön plana çikarma lakin İslam'ı da ötelemeden kurgulamıştır. M. Kâmâl, Ziya Gökalp'ında içinde yer aldığı cemiyetin fikir ideologu olmasından dolayı Türkçülüğe merak sarmıştır. Enver Paşa'nın da Asya steplerinde yaşayan Türk halkı ile buluşma arzusunun ne kadar kuvvetli olduğu Birinci Dünya Harb-i Sarıkamış'da ordunun mahvına sebep oldu. Fikir güzel ama uygulama eksik hesaplandığı için hüsran ile sonlandı. Kurtuluş Savaşı'na doğru gidilen yolda hiçbir fırka ve akıma katılmadan insanları bir arada tutma hayali birinci meclisin sonlarına kadar devam etti. Birinci meclis görevini yerine getirdikten sonra ikinci meclisin açılması ulu önderin aklındakileri daha rahat ortya koyma ve uygulama fırsatı doğurdu. Birinci Meclis'te muhalefetin bir arada durma kabiliyeti ve ulu öndere ciddi muhalefeti, birinci meclisin ulu önder indinde bittiğini gösterdi. İkinci Meclis ile kız gibi bir meclis kuran M. Kâmâl'in istediği doğrultuda hakifeliğin kaldırılması, Lozan muahedesi imzalanması, cumhuriyetin ilan edilmesi gibi devletin rejiminin belirlenmesi eskinin tamamen ortadan kalktığını, yeni sistemin ortaya çıktığını gösterdi. Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte anayasaya lâiklik vurgusunun eklenmesi rejimin bundan sonra nasıl yol alacağını gösterdi. Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına alınmamıştır. CHP'nin 1927 Kurultayında kabul programının aşağıdaki maddesinden de anlaşılacağı üzere, lâiklik, Türk toplumunun islâm uygarlığına geçebilme şartı idi. İslam dini terakkiye mani olarak görülmektedir. Batı'nın müreffeh eğitim ve düşünce dünyası için seküler olma gerekliliği için İslam devlet kapsamından, insan vicdanına hapsedildi. Uygarlık değiştirmenin, çağ değiştirmekten de güç olduğu, bir gerçektir. Ancak, şu da bir gerçektir ki, laik fikir topluma mal edilmedikçe, uygarlık değiştirmek de mümkün değildir. «Anadolu ihtilâli, lâik bir devlet kurabilmiş, fakat laik toplum yaratamamıştır. Halka görmezden gelme duygusu halk nezdinde itibar görmediğinin kanıto laik toplumun halk zihnine kazanamamıştır. İhtilâlin takıldığı en önemli engelin bu noktada olduğu gerçeği gün gibi ortadadır. Atatürk rejimi, gerçek anlamda halkçı olamamıştır ve halkçılık bir özenti, bir ütopya halinde kalmıştır. Halka giyim kuşam, yemek yeme biçimi, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği, dini nasıl yaşanacağını söylemiştir. J. J. Rousseau'dan esinlenen ulu önder reformların yukarıdan aşağıya doğru olması gerektiği kanaati hasıl olmuştur. Halklaşma bilincinin oluşmasına örnek olarak verilmesi gerekirse: "Rus halk bilinci ile Türk halk bilinci" farklı mecralarda yaşanmış olması, halkın büyük çoğunluğunun yaşadığı köylerden kente doğru göç dalgasında veya köyde yaşayan halkın da, kentli gibi hareket etmesi istenilmesi bunun sonucunda halka neyi, nasıl yapması gerektiğini söyleme ihtiyacı hissedildi. Halkın eğitilmesi gereken bir yığın olarak görülmesi eğitim seviyesinin yukarıya çekilmesini gerekliliğini ortaya koydu. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. " sözünün tam anlamıyla uygulanabilir olması için popülist yaklaşımlar da olsada halka gerektiği gibi değil, yönetim erkinin istediği gibi olmaları istenilmiştir. Halk Cumhuriyeti düzeninde 1923'ten 1938'e kadar halkın, devrimin istediği çizgiye gelememiştir. Devrimler her ne kadar otoriter güç sayesinde oluyor gözükse de ekonomik güçsüzlük, yetişmiş eleman kıtlılığı ve kararlı idarenin olmayışı kamalist devrimin zayıf olduğunu ortaya çıkardı. Cumhuriyet'in kuruluşundan ölümüne kadar geçen 15 yıllık süreç devrimlerin yerleşmesi açısından kısa bir süre olarak görülmüştür. Ulu önderin ölümünden sonra ise devrimlerin içi boşaltıldı. Kamalist tarih yazıcıları bu konuda fikir birliği halindedir. Halkçılık ve Devletçilik ilkeleri popülizm uğruna feda edilmiştir. İzmir İktisat Kongresi'nde devletin ekonomik olarak atılım yapması gerekliliği vurgulanmıştır ve kongrenin sonunda oluşturan bildirgenin kitapçığa girmesine rağmen, batı ülkelerinde ekonomik gelişmenin motoru olan burjuvanın ortaya çıkması gerekliliği istenmeden de olsa gayri ihtiyari ortaya çıktı. Anti-kapitalist argümanları ile yola çıkılması ve bu yoldan hemen dönülmesi tıpkı lâik devrimler gibi ekonomik devrimlerin de uygulanamaz olduğunu gösterdi. Aşar vergisinin kaldırılması yeteri kadar etki yapmadığını görüldü.. Ekonomik bağımsızlık için yol arama çalışması için siyasi nedenlerle yapılan İzmir İktisat Kongresi siyasi nedenlerle yağıldı ve görüldü ki Kapitalist sermayeye ihtiyaç duyulduğu aşikar hale geldi. Popülist yaklaşım girişimleri ile belirtilen anti kapitalistim jargon ile iş yapılamayacağını zaman gösterdi. Halkçı ve devletçi programı benimseyen devrimci kadronun lideri liberal kisveye büründü. 1923'ten 1931' e kadar olan süreçte ekonomik başarısızlık ve çöküntü liberal yaklaşımlına geçilmesi için bir bahane doğurdu. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nı yaşamiş bir halkın bu yıkıntıdan kurtulması, yeni bir ülkenin doğuşunun ne zorlu şartlarda gerçekleştiğini zorlu yollardan da olsa öğretti. Yeni kurulan bir devletin rejimi halka rağmen kuruldu ve devrimin istenilen seviyede halka yansıtılamadığını farklı tecrübeler ile de olamayacağını gösterdi.
Anadolu İhtilaliSabahattin Selek · Kastaş Yayınevi · 202068 okunma
·
353 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.