·88 syf.····Okunma: 29 Haziran 2025 19:04 Kitap öneri yazısı değildir! Kendi dünyamda anımsamaya çalışacağım cümleler ve biraz da çocuklarıma bırakacağım düşünceler içerir.
(Spoiler içerir!)
Fazlasıyla ince ruhlu, devamlı ezilen bir babanın çocuğu olan Aziz Bey, onun gibi ezik, boyun eğen bir çocuk olmak yerine, taş gibi katı, burnu havada olmayı yeğler. İnatçı, dediğim dedik, alttan alıp yalvardığı, eğilip büküldü hiç görülmemiştir hayatında. Babası ne yaptıysa okumaz, bacağını sakatlayıncaya kadar top sahalarında koşturur, sahillerde can kurtaranlık yapar, şöforlüğe merak salıp dolmuşta çalışır. Kazandığı üç kuruşu meyhane ve randevuevlerinde yer. Bir gün, Maryam ile yolları kesişir ve efsunlanmış dramatik bir aşk başlar aralarında.
Maryam, ardında bıraktığı yıkıntıdan haz alan bir kadın iken; Aziz Bey ise kendisine tutulmayacak kadın olamayacağına inanan bir erkektir. Maryam, için önemli olan sadece bir aşığın varlığıdır, bunun Aziz ve ya da bir başkası olması hiç önemli değildir. Bu gerçeği kabullenmek, daha doğrusu görmek istemeyen ve bunun için çaba sarf etmeyen Aziz Bey ise ailesini bırakıp Maryam için hiç bilmediği bir ülkeye göç eder. Verdiği hayatta kalma mücadelesinde tek şansı ise tamburudur.
Aziz Bey birçokları gibi başına gelenlerden bir ders çıkarmadan hayat ile inatlaşarak geçerir günlerini. Derken memleketine döner ve annesinin kaybına neden oluşuyla babasının duvar sessizliğinde, ilk defa alttan almalara başlar. Oysa bütün çabası boşunadır. Giden bir annenin yanında bir baba vardır artık.
Tek başına hayatını idame ettirmeye başlayan Aziz Bey'in, gün gelir bu defa Vuslat ile yolları kesişir. Vuslat: sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, konuşulursa dinleyen, sorulursa cevap veren bir kadındır. Kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bu kadının da kıymetini bilemez Aziz Bey. Evliliklerinden kısa bir süre sonra, Vuslat yaşadıkları hayatın anlamının Aziz Bey ile aynı olmadığını çabucak görür. Ve Haliç'e bakan pencerenin önündeki koltuğu meslek tutar. Aziz Bey meyhane meyhane tamburu ile gönül dağlayan şarkılarını icra eder. Günler, aylar, yıllar derken Aziz Bey, yaşlılığını fark ettiğinde debdebeli bir hayat geride kalmıştır artık.
" Hiç farkına varmadan babası olmuştu. Kalbini karısına açmayan, evinin dışındaki hayatı evinin içindekinden daha önemli bulan, evdeki yürek sızılarını anlamayan, anlasa da umursamayan, çehresi daima asık, sesi daima gür ve azarlamaya hazır babası."(s.64)
'Kabına sığmayan bir avuç civa gibi huzursuz geçmiş bir hayat'ta tam da Haliç'e bakan pencerenin önündeki koltukta unuttuğu karısının kıymetini sezdiği an Vuslat'ı kaybeder. Babası gibi kalır babasının tavır ve edasında ve yine babasına benzer bir ölüm bekler onu.
Olan ve olabilecek olan olasılıkların iç içe geçtiği anlatımda: pişmanlıklar, gözü kara oluş, elindekinin kıymetini bilemeyiş, saygı ve hürmetin sınırı ve daha birçok konuya yer verilmiş. Ayrıca aralara ruh hallerin de serpiştirilmesi, varoluş sancısında psikolojik atmosfer yaratmaktadır.
"Bilmemezlikten gelmek ona ağır gelmezdi, neden ağır gelmediğini kendine sormazdı." S.17
"Eğer Maryam'ın gözlerinde yakaladığını sandığı, kalbine acı bir su gibi damlayan o hazin şey olmasaydı, Aziz Bey emekliliği çoktan gelip geçtiği halde, hayat ona 'Çalış!' diye emrettiği için, üstüne cam kestirilmiş çelik bir masada, aynı defterleri doldurup dururken, bir gün birden tıkanır ve yığılır kalırdı.
Böylece herkesinki gibi bir hayat yaşamış olurdu." S.17
"Ama bilmiyordu ki vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. Ruh, başına kara bir hâle takarak göğe yükselmek için çırpınır ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar." S.21
"Fikir ve fiil iyi niyetliydi, masumdu." S.24
"Yine hicran ile gün bitti, güneş battı gönül.
Yazık, ümit seni bir gün daha aldattı gönül..." S.36
"Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım.
Gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım. Şimdi ben tıpkı şifasız kanayan bir yarayım. Gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım..." S.74