Gönderi

Bahar Ensari’nin Romanında Kadın ve Hayat
8/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2025 2. kitabı
Bahar Ensari’nin “İyi Niyetimden Çok Şey Kaybettim” adlı romanı, ismiyle taşıdığı sarsıcı itirafın ruhuna uygun biçimde, iyi niyetin bir kadının hayatında nasıl bir lanete dönüşebileceğini anlatan, yer yer melodramla, yer yer toplumsal gerçekçilikle örülmüş bir anlatı sunuyor. Bu romanı okurken yalnızca bir karakterin başına gelenleri izlemiyoruz; aynı zamanda bir kadının hayatla, ailesiyle, sistemle ve kendisiyle verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Ensari’nin kalemi, doğrudan ve cesur; yer yer törpüsüz, ama samimi. Bu samimiyet, metnin hem en kuvvetli yanı hem de dilsel olarak en fazla açığa çıkan zayıflığı. Romanın merkezinde Piraye var: Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, geçmişinde büyük bir trajedi barındıran, kayıplarıyla yeniden şekillenmiş bir kadın. Onun hikâyesi bir çarpışmayla başlıyor; fiziksel anlamda bir trafik kazası ama aslında hayatla, insanlarla, sistemle çarpışmanın metaforu bu. Anlatıcı, bu açılışla birlikte Piraye’nin yaşamına geriye dönüşlerle sokuyor bizi. İşini emeğiyle kurmuş, ailesine destek olan, bir yandan da geçmişteki kayıplarını taşıyan bu kadın figürü, okura yalnızca bir karakter değil, bir temsil sunuyor: Türkiye’nin büyük şehirlerinde tek başına mücadele eden, duygusal ve ekonomik olarak sömürülmeye açık bırakılmış kadınların temsili. Ensari, anlatısını iki eksende yürütüyor: Biri Piraye’nin kendi iç sesi, geçmişi, ailesi ve aşk hayatı üzerinden gelişen içsel yolculuğu; diğeri ise dış dünyanın, yani mafyavari erkeklerin, dolandırıcıların, paranın, kurnazlığın ve sokak aklının döndüğü dünyanın anlatısı. Ali Cengiz karakteri bu bağlamda neredeyse karikatürize bir figür: Yakışıklı, kurnaz, hesapçı, sert ama gerektiğinde ‘duygusal’, kadınlara karşı manipülatif ama kendince bir “ağabeylik” taslayan adam. Bu karakterin inşası, ilk etapta dramatik anlamda işlevsel olsa da zamanla derinliğini yitiriyor. Cengiz’in dolandırıcılıkları, çek senet işleri, kılık değiştirerek yaptığı kaçakçılık gibi olaylar metne aksiyon kazandırıyor ancak yer yer gerçeklikten fazlasıyla uzaklaşıyor. Bu, romanın en önemli kurgu zaaflarından biri: Hikâye yer yer televizyon dizisi formuna bürünüyor, dramatik yapı yerini klişelere bırakıyor. Bu noktada dilsel tercihler de romanın genel etkisini doğrudan etkiliyor. Bahar Ensari, anlatılacak şeyi olabildiğince net ve doğrudan vermeyi seçmiş. Bu tercih metni sürükleyici kılsa da, anlatıdaki duygusal yoğunluğu zayıflatan bir etki yaratıyor. Özellikle diyaloglar, yer yer doğallığını kaybederek fazlaca tiyatral ya da açıklamacı hâle geliyor. Karakterlerin birbirine söylediği sözler, bazen bir duygu değil bir düşünceyi ifade etmek üzere kurulmuş gibi duruyor. Bu da karakterlerin iç dünyalarının derinleşmesini engelliyor. Şermin karakteri, abla olmanın ötesinde bir temsile kavuşamıyor; onun şikâyetleri, Piraye üzerindeki baskısı, hemen her sahnede benzer kalıplarla kuruluyor. Baba figürü de, toplumsal bir kuşak temsilinden öteye geçemiyor. Bu noktada yan karakterlerin çoğu, romanın işlevsel figürleri olmaktan çıkamıyor; dramatik bağlamları tamamlıyor ama bireysel özgünlük kazanamıyorlar. Metnin dikkat çeken yanlarından biri, kadınlar arası ilişkilerin biçimlenme tarzı. Mehtap karakteri, Piraye ile kurduğu bağıyla sadece bir destek unsuru değil, aynı zamanda alternatif bir annelik biçimini de simgeliyor. Mehtap’ın “annem” dediği Piraye, yalnızca maddi destek veren biri değil, Mehtap’ın özlemini duyduğu bir sevgi figürü. Aralarındaki ilişki, romanın genelinde cinsiyet temsilleri üzerine kurulu yapının dışında gelişen bir bağ oluşturuyor. Ancak bu bağın ilerleyen bölümlerde duygusal ya da psikolojik bir derinlik kazanamaması bir eksiklik. Yazar bu ilişkiye anlatı boyunca birçok kez döner gibi yapıyor, fakat dramatik gelişmeyi sağlayacak karşılaşmalar genellikle kısa ve yüzeysel kalıyor. Romanın mekânsal düzenlemesi de dikkat çekici. İstanbul, burada yalnızca bir şehir değil; insan ilişkilerinin sıkıştığı, herkesin birbirinin sırtına bastığı, iyi niyetin zayıflık gibi görüldüğü bir labirent gibi sunuluyor. Kafede geçen sahneler, aile apartmanları, gecekondu bölgeleri, Çeşme’deki oteller ya da gece kulüpleri… Her bir mekân, karakterlerin sosyal sınıflarını, aidiyetlerini ya da yabancılaşmalarını açığa vuruyor. Bu bağlamda Ali Cengiz’in bürosunun “şatafatlı” oluşu ya da Piraye’nin eviyle ilgili detaylar, sınıfsal görünümler üzerinden karakter portrelerini tamamlıyor. Ensari, bu mekânları betimlerken yer yer fazla doğrudanlaşıyor; özellikle maddi değerlerin altını çizecek biçimde eşya tanımlamaları yapması, anlatının edebi yoğunluğunu ve sahnelerin dramatik etkilerini düşürebiliyor. Yine de roman, bir duygunun peşinden sürükleniyor: İyi niyetin insanı hem ayakta tutan hem de en zayıf yerinden vuran bir duygu olduğu gerçeği. Piraye’nin geçmişteki kayıpları, yaşadığı hayal kırıklıkları, işletmesini ayakta tutma mücadelesi, ekonomik sorumlulukları ve duygusal yalnızlığı, metne yer yer güçlü bir sosyal gerçekçilik katıyor. Özellikle kadın dayanışması temasında Mehtap karakteriyle kurulan bağ, romanın duygusal tonunu yukarıya taşıyan nadir anlardan biri. Romanın zaman ve olay geçişlerinde ise bazı sorunlar göze çarpıyor. Zaman sıçramaları, “iki ay önce” gibi geçişlerle işaretleniyor ancak bu geçişin kurgusal karşılığı, okurun zihninde oturacak şekilde detaylandırılmıyor. Bazı sahneler ansızın bitiyor, yenisi belirli bir bağlam sunulmadan başlıyor. Bu da romanın dramatik bütünlüğünü zedeliyor. Ayrıca karakterlerin davranış biçimleri, bazı bölümlerde âni değişiklikler gösterebiliyor. Ali Cengiz’in mafya babası ile âşık erkek arasında gidip gelen halleri, dramatik açıdan zenginleşme değil, aksine karakterde bir basitlik ve tutarsızlık yaratıyor. Ali Cengiz’in gerçek düşüncelerini, duygularını ve tüm bu yaptıklarını neden yaptığı konusunda ne karakterden ne de yazarın dilinden bir bilgi alabiliyoruz. Bu da karakterin salt bir yüzünü göstermeyi seçen, onu adeta Piraye’nin günah keçisine dönüştüren bir dizi gösterge oluşmasına, metnin dramatik anlatısında da gedik açılmasına neden oluyor. Okur, ya baştan Ali Cengiz’in salt kötü olduğunu kabul etmek ya da Piraye’nin aptallığını içselleştirmek dışında bir seçeneğe gidecek yol bulamıyor. Yazarın tercih ettiği anlatıcı bakışı (üçüncü tekil şahıs) yer yer karakterin zihnine girerek iç monologlar sunuyor, ama bu teknik kullanıma rağmen anlatıcı her zaman karakterin derinliğine eşlik etmiyor. Özellikle Piraye gibi duygusal bir merkez karakter için zaman zaman dışlayıcı, gözlemci bir anlatıcı sesi devreye giriyor. Bu da okurun duygusal yakınlık kurma düzeyini azaltıyor. Belki de romanın en güçlü olabileceği alan, yani karakterin iç sesinin bir iç akışla sunulması, biçimsel anlamda yarım kalıyor. Romanda öne çıkan bir başka unsur da, kadın karakterlerin yüklenmiş olduğu “sorumluluk” teması. Piraye hem annesizliğin hem eşsizliğin hem de iş kadını olmanın yükünü sırtlamış bir figür. Bu çok yönlü sorumluluk, aslında onu güçlü yapan şey. Ne var ki metin, onun dönüşümünü tam anlamıyla işleyemiyor. Piraye, başına gelenleri göğüslüyor, evet; ama değişiyor mu? Karakterin içsel büyümesi, öğrenme süreci ya da farkındalık anları dramatize edilmiyor. Bu da romanın psikolojik derinliğini sekteye uğratıyor. Okur olarak biz, onun güçlü olduğunu görüyoruz ama ne zaman, nasıl, hangi kırılmalarla güçlendiğini göremiyoruz. Buna karşılık, romanın zayıf yönleri kadar etkileyici anları da var. Özellikle Piraye’nin kızını ve eşini kaybettiği anları anlattığı bölümler, yalınlığıyla çarpıcı. Yazarın en sade olduğu anlarda, duygu en yoğun hâline bürünüyor. Acının sessizlikle anlatıldığı bu sahneler, melodramın tuzağına düşmeden duygusal etki yaratmayı başarıyor. Belki de romanın dramatik gücü bu tip sahnelerde gizli: Fazla anlatılmayan ama hissedilen, abartılmayan ama derinden gelen duygular. Romanın sonunda, tüm bu yaşanmışlıklara rağmen ayakta kalan bir Piraye görüyoruz. Bu noktada, yazarın kadın karakterini mağduriyet ekseninden çıkarıp dirençli bir figüre dönüştürmesi olumlu bir tercih. Piraye, iyi niyetinden çok şey kaybetmiş olabilir, ama o iyi niyetin kendisini yok etmesine izin vermemiş bir karakter olarak akılda kalıyor. Bu da Ensari’nin anlatı tercihinde önemli bir etik duruş barındırıyor: Hayat, insanın üstüne çökmüş olsa da, kadınlar bu yıkıntının altında kalmıyor; kalkıyor, silkiniyor, devam ediyor. Sonuç olarak “İyi Niyetimden Çok Şey Kaybettim”, güçlü bir iskelet taşımasına rağmen bu iskeleti ete kemiğe büründürmekte yer yer yetersiz kalan, ama samimiyeti ve derdiyle kıymetli bir roman. Bahar Ensari’nin yazma cesareti, toplumsal meseleleri gündelik hayatın içinden çekip çıkarma çabası ve kadınların sesi olma iradesi, metnin birçok yerinde hissediliyor. Elbette kurgu kusurları, dilsel tekrarlar, karakterlerin yer yer yüzeyde kalması gibi eleştirilmesi gereken yanları var. Ancak bu eksikler, romanın taşıdığı potansiyeli gölgelemiyor. Ensari, bir hikâye anlatmaktan çok, birçok kadının bastırılmış duygusunu, görünmeyen emeğini ve bastırılmış öfkesini yazıya döküyor. Bu da metni yalnızca bir roman değil, aynı zamanda bir tanıklık metni haline getiriyor.
Edebiyat
İyi Niyetimden Çok Şey KaybettimBahar Ensari · Kanon Kitap · 202517 okunma
·
120 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.