·376 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Temmuz 2025 15:32 Uzun bir aradan sonra ilk kez bir incelemeyle karşınızdayım. Ufak tefek hatalarım varsa kusura bakmayın.
Küçüklüğümden beri Yunan mitolojisine ilgi duyan biri olarak bu kitabı bir süredir okumak istiyordum. Troya Savaşı'nı Patroklos gibi ikinci planda olan bir karakterin gözünden okuma fikri cazip geliyordu. O yüzden hazır uğruna stres yapacağım bir sınav da kalmamışken başlayayım dedim.
Kendi fikirlerimden bahsetmeden önce kitabın konusunu sürprizkaçıran vermeden anlatayım. Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap, Patroklos'un gözünden anlatılıyor. Kim bu Patroklos? Troya Savaşı'nın en önemli isimlerinden olan Akhilleus/Aşil'in yoldaşı ve en yakın arkadaşı, bazı kaynaklara göre de sevgilisi ki bu kitapta da öyle işlenmiş. Patroklos, doğduğu andan itibaren kral babası için büyük bir utanç kaynağı. Çelimsiz, zayıf ve beceriksizin teki. Bu yüzden Patroklos, prens olmasına rağmen prenslere layık bir çocukluk da geçirememiş. Bir gün, sürprizkaçıran olabilir diye buraya yazamayacağım bir olay yaşanıyor ve olayın sorumlusu Patroklos Phthia'ya sürgüne gönderiliyor. Burada ömründe en çok değer vereceği kişiyle tanışıyor: Akhilleus. Bundan sonra ikisinin gençliğini, eğitim almalarını, aralarında yavaş yavaş gelişen dostluğu ve aşkı, Troya Savaşı'nda yaptıklarını okuyoruz.
Baştan uyarayım: Kitap size başlarda sıkıcı gelebilir. Bunun sebebi hikayenin yavaş ilerlemesi. Ama savaşın anlatıldığı bölümlerde kitap açılıyor, en azından bende öyle olmuştu. Kitabın yazım dilinden de bahsedecek olursam, özellikle benzetme sanatına ve ruh hali betimlemelerine yoğun bir şekilde başvurulmuş. Ben pek betimleme okumayı seven birisi değilim, okurken sıkılmam biraz bundan da kaynaklanıyor olabilir. Ancak betimlemelerin hakkını yemeyeyim, zaman zaman bana garip gelseler de genel olarak güzellerdi. Benzetmeler oldukça iyiydi.
Gelelim karakterlere. İşte bu bölüm, fena sürprizkaçıran içerebilir. Uyarmadı demeyin.
Patroklos, özellikle savaşta yaptığı fedakarlıklarla ve özgeciliğiyle sevdiğim bir karakter oldu. Fakat onaylamadığım bir iki davranışı var. Mesela
-sürprizkaçıran- bir ara Akhilleus'un üzerine titreme işinin ANNESİ Thetis'in değil de kendisinin olduğunu söylüyor:
"Thetis'in Akhilleus'un üzerine titremesi fikri beni sinirlendirmişti. Bunu yapmak benim işimdi." Sayfa 242.
Kanka bunu söylerken ne yaşıyordun bilmiyorum ama ona özen göstermesi gereken yalnızca sen değilsin. Sevmesen de Thetis, Akhilleus'un annesi. Evet belki yanlış bir şekilde onunla ilgilendi ancak sonuç olarak Akhilleus'la ilgilenmek onun da görevi. Bana kalırsanız burada Akhilleus'u biraz fazla sahiplendi.
Bunun dışında Kheiron ona savaşma konusunda ilerlemek isteyip istemediğini sorduğunda hayır demesi. Bence en azından kendini savunurken etkili bir şekilde kullanabileceği birkaç dövüş tekniğini çalışmalıydı. Ne de olsa en ufak bir şeyden savaşın çıkabileceği bir yerde yaşıyor. Gerçi bunu en son telafi etti o yüzden çok bir şey diyemeyeceğim.
Akhilleus'a gelecek olursak… *göz devirme* birkaç sevdiğim hareketi oldu -sürprizkaçıran- o kızları kurtarabildiği kadar kurtarması gibi. Patroklos'un aksine oldukça bencil bir karakterdi ancak her zaman böyle miydi? Değildi. Savaş öncesi değildi. Dertsiz, mutlu, neşeli biriydi. Hayatından memnundu. Derken Troya Savaşı patlak verdi ve o da savaşa katıldı. Ne yazık ki orada gördüğü muamele, kendisini tümden değiştirdi…
Bu "gördüğü muamele" kısmını açacak olursam: Akhilleus'la ilgili bir kehanet var ve bu kehanete göre kendisi "Aristos Achaion" yani Akhaların en iyisi ve o olmazsa Yunan ordusunun üstünlük sağlaması imkansıza yakın olacak. Artı olarak Patroklos dışında herkes; onu savaşta işlerine yarayacak bir silah, bir ölüm makinesi gibi görüyor ve ona öyleymiş gibi davranıyorlar. Kendi annesi de dahil. Öldükten sonra onu kahraman, Aristos Achaion veya da katil, zalim diye anacaklar ne var ki asla diğer yönleriyle hatırlanmayacak. Lir çalması, savaş ganimeti diye askerlere teslim edilen kızları kendisi alarak onları kurtarmaya çalışması… Bir de Yunanistan'daki krallar arasında en büyük orduya sahip olmasıyla bilinen ve Troya Savaşı'nda ordunun komutanı olan Miken Kralı Agamemnon'un onun hakkını yemesi var tabii. Gururuna en çok bu batıyor. Onun emri altına girmek istemiyor. Kendi deyimiyle "şerefine leke sürülmesine" dayanamıyor.
Bakın, Akhilleus'un Agamemnon'a olan öfkesi anlaşılabilir, Agamemnon gerçekten rezil bir insan ancak bu yine de benim gözümde yaptıklarını haklı çıkarmaz. Savaş öncesinde Deidameia'ya o şekilde davranmamalıydı. Deidameia sütten çıkmış ak kaşık değil ama Akhilleus'un onunla ilgilenmemesine sinirlenmekte haklıydı. Ondan sonra, Akhilleus'un sırf Agamemnon ile anlaşamadı diye -burada kastettiğim büyük bir anlaşmazlık- Agamemnon dizlerine kapanıp ona yalvarana kadar savaşmayacağını söylemesi büyük bencillik. Bu hamlesi birçok insanın ölümüne neden oldu ve aralarında illaki hak etmeyenler de vardır. Ayrıca bunun için Briseis'i kullanmaya kalkışması da ayrı bir iğrençlik. Patroklos bana kalırsa daha iyisini hak ediyordu. Oğlu -Pyrrhus- ondan da beter. Ben hayatımda bu kadar karaktersiz bir çocuk "karakter" görmedim. Hem kadın düşmanı hem cani hem hayır ne demek bilmiyor hem de kibirli. Başına geleni sonuna kadar hak etti. Büyükbabası -Peleus- da bir ayrı. Ne kadar iyi bir kral olursa olsun Thetis'e yaptığı şey kabul edilemez.
Thetis demişken, ben ondan garip bir şekilde nefret etmedim. Patroklos'a o şekilde davranmamalıydı ve oğlunu olduğu gibi sevmeliydi, Aristos Achaion olarak değil. Fakat sondaki o anı…harikaydı.
Briseis bu hikayede yanan oldu. O ve diğer kadınlar. Bu konuda ayrı bir başlık açmak istiyorum. Yunan mitolojisi hikayelerini okumaktan keyif alırım ancak kadınların savaş ganimeti olarak görülüp esir alınması, sonra da yaşa bakılmaksızın ilişkiye girmeye zorlanması veya zorla evlendirilmesi ve bunun hakkında neredeyse hiçbir şey yapılmaması çok rahatsız edici. Tanrıça filan olmadıkları sürece çok bir hakları yok ki bazen tanrıça olmaları da yardımcı olmuyor. Patroklos onu seçseydi keşke.
Sevdiğim diğer karakterler:
Automedon-Bu biraz tuhaf gelebilir zira çok az sahnesi var ama seviyorum işte.
Phoniks- Aynı şekilde. Akhilleus'u uyarmaya çalıştı. Akhilleus biraz olsun o pek önemli şerefini bir kenara atıp onu dinleseydi belki her şey daha farklı olacaktı.
Menelaos- Adam sadece eşini geri istiyor.
Makhaon- Şifacı. Bu kadar basit.
Olumsuz birkaç eleştirim olacak. Ben Patroklos'un kendisinin biraz daha ön plana çıkmasını isterdim. Bir ara hikayeyi anlatmaktan ve Akhilleus'u övmekten bir işe yaramıyordu. Ben şahsen Akhilleus'la Patroklos'u yakıştıramadım ve bunun ana sebebi de bu bence. Onu son bölümler dışında talim yaparken, savaşırken veya da herhangi başka bir şey yaparken okumak isterdim. Bunun yanı sıra kitapta Akhilleus'un sol topuğuyla ilgili hiçbir şeyin geçmemesi çok ilginç. Ya da altın elma olayının. Neden geçmediğini merak ettim doğrusu.
Düşüncelerimi toparlayacak olursam yazılması 10 yıl süren bu kitabı tavsiye ederim. Yalnız 10. bölümde bölümün tamamını kaplasa da cinsellik var. Ayrıca ilk bölümlerde ve savaşın anlatıldığı bölümlerde gerçekten feci şekillerde ölen karakterler anlatılmış, o yüzden okurken dikkatlı olun derim.
İncelemem bu kadardı. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim.