Aldülhamid Bilali ( Allah kendisine rahmet etsin), bu kitabında İslam davetçilerinde olması gereken özellikleri derlemiştir. Bunu yaparken, olması gerektiği, gibi delillerini ayetlerden ve hadislerden getirmiştir ve ek olarak sahabe-i kiramdan örneklikleri bize taşımıştır. Kendisi kitap boyunca şerh amacıyla çok nadir olarak şerh amacıya araya girmiştir; genellikle tutumu mütefekkirler ile bize aracılık yapmak olmuştur. Müteffekirler arasında da Seyyid Kutub' a (rahimehullah) özel bir yer ayrıldığını ifade etmemiz gerekse de kasıtlı bir hizipçilikte olmadığı açıktır.
Bu kitabı okurken unutulmaması gereken önemli bir husus şudur: İslam daveti her Müslüman'ın vazifelerinden biridir. Fıkhı olarak bazen farz-ı kifaye gibi olabilmişse de günümüzde bu durum farz-ı ayn olarak gözükmektedir. Dolayısıyla bu kitap bir "İslam davetçisi nasıl oluyormuş" diye düşünelerek okunmamalıdır; "ben nasıl olmalıyım" fikriyle okunmalıdır.
Temsil'in en önemli tebliğ metodu olduğunu unutmamak kaydıyla.
*** İdare etmek ve yağcılık hususu
İbni Battal diyor ki: "İnsanları idare etmek ve onlara durumlarına göre davranmak, müminlerin ahlâkındandır. Bu, insanlara karşı ağır başlı olmak, yumuşak konuşmak ve kaba saba sözleri terketmektir. Bu şekilde davranmak insanlar arasında ülfet ve sevgi peyda eder. Bazı insanlar idare etmeyi yağcılık zannederler. Bu çok yanlıştır. Çünkü insanları idare etmek mendub, yağcılık ise haramdır. İkisinin arasındaki fark şudur, yağcılık adı üstünde yağdan türetilmiş bir kelimedir. Bir şeyi yağla kapladığınız zaman, o şeyin içi örtülür dışı ise parlar. Alimler yağcılığı, fasık biriyle muaşeret edip onun fıskına rıza göstermek ve yaptıklarını yanlış bulmamak şeklinde izah etmişlerdir. İdare etmeyi ise, cahili eğitmek için, ona yumuşak davranmak, fasığı, kötü amellerinden nehyetmek için güzel muamele yapmak ve fıskını ortaya dökmemesi için ona karşı yanlış davranışlardan kaçınmak, yaptığı münkerlerin söz ve fiille lâtif bir şekilde yanlış olduğunu belirtmektir. Özellikle de söz konusu kişinin ülfete ve sevgiye ihtiyacı varsa..."(1) Fethü'l Bari
***Kolaylaştırınız emri hakkında
Taberi diyor ki: "Kolaylaştırınız" emrinden murad nafilelerden zor olanlarla ilgili olup, bunların kişiyi, usandırmak suretiyle asıl olan şeyleri terketmesine neden olmasını veya kişinin yaptığı ibadeti gözünde büyüterek, ibadetlerde verilen ruhsatları da terk ederek -aciz olanın oturarak namaz kılması ve seferinin Ramazanda orucunu açması gibi- zora düşmesini engellemektir."(1) Fethü'l Bari
*** Kalp etimolojisi hakkında
Arapça'da 'kalebe' dönmek dönüşmek ve ters yüz etmek manasına gelir. Kalbte devamlı olarak bir halden diğerine dönüp durduğu için kalb olarak isimlendirilmiştir. Resûl-ü Ekrem de (sav), kalbi bu şekilde vasıflandırarak: "Kalb, rüzgarın boşlukta döndürüp durduğu bir tüy gibidir" buyurmuştur. Burada, Resûl-ü Ekrem bizlere kalbi tasvir ederek, hafifliği ve küçük veya büyük bütün fitnelerden etkilenişi ile kalbi, en küçük rüzgarlardan bile etkilenip yönünü değiştiren bir tüye benzetmiştir. Ve Rasullah (sav) bu gerçeği yakinen bildiği için: "Ey kalbleri çeviren Allah'ım!" şeklinde, çok duâ ederdi.
*** Havle binti Mesleme (ra), Hz. Ömer (ra) öğüt veriyor:
"Ömer b. Hattab bir gün mescidten çıkmış gidiyordu, yanında da Carûd el-Abdi vardı. Yolun ortasında birden karşılarına bir kadın çıktı. Ömer kadına selam verdi, kadın da selama mukabelede bulundu. (Veya kadın Ömer'e selam verdi. Ömer de mukabelede bulundu). Sonra kadın: 'Hey Ömer hey! Senin Ömercik diye isimlendirilip, Ukaz panayırında çocuklarla güreştiğini bilirim. Sonra çok zaman geçmedi ki, Ömer diye isimlendirildin. Sonra yine çok geçmedi, müminlerin emiri olarak isimlendirildin. Emrin altındakiler hususunda Allah'tan sakın ve bil ki kim ölümden korkarsa, (iyilik yapmayı ve adaletli olmayı) kaçırmaktanda korkar' dedi. Bunun üzerine Ömer ağlamaya başladı. El-Cârud, kadına: 'Nasıl cüret ederde müminlerin emirine böyle konuşur, onu ağlatırsın' dedi. Ömer: 'Bırak onu, kim olduğunu bilmez misin? Bu Allah Teâla'nın göklerin üzerinde, sözünü dinlediği Havle binti Hakim'dir. Vallahi, Ömer onun sözünü dinlemeye daha muhtaçtır.' dedi." Havle'ninde istediği bu idi. Ömer b. Hattab'a halife olmasından dolayı, gelmesi muhtemel olan kendini beğenme duygusunu kökünden kesip atmak istiyordu. Devlet işlerini Allah Teâla'nın istediği gibi yönetebilmesi, Ömer'in kalbinin bu gibi duygulardan temizlenmiş ve kuvvetli olmasını istiyordu.
*** Abdullab ibni Mesud (ra) açıktan Kur'an-ı Kerim'i ilk kez okuyor ve bu nedenle müşrikler tarafından dövülüyor. Sonrasındaki sözleri:
Allah düşmanları bana, hiçbir zaman, şimdiki kadar zayıf görünmemişlerdi. Eğer isterseniz, yarın da gidip onlara aynı şeyleri söyleyeyim" dedi. Arkadaşları da: "Hayır, bu sana yeter. Onlara hoşlanmadıkları şeyi dinlettirdin" dediler.
*** Selefin iman tanımı
Pratiğe dökülmeyen soyut bir iman, kişiyi ateşten kurtarmaz. Böyle bir iman kamil de olamaz. Kur'an'da imânı zikredipte yanısıra âmeli zikretmeyen hiçbir âyet yoktur. Bunun için selef âlimleri (Radiyallahü Anhum) imânı: "Kalble inanmak, dille tastik ve vücudun azâları ve erkânıyla âmel etmek." diye tanımlamışlardır.
*** Sa'd b. Muaz (ra) İslam'la şereflendikten sonra kabilesine döndüğü an
"Allah'a yemin ederiz ki Sâ'd, sizin yanınızdan ayrılıp gittiği halinden daha değişik bir halle yanınıza dönüyor" diyorlar. Sa'd kavminin önüne gelip dikildiğinde: "Ey Abdu'l-Eşhel oğulları! Aranızda beni nasıl bilirsiniz?" diye soruyor: "Efendimizsin, içimizde en doğru görüşü olan ve en sağlam karakterli olansın" diyorlar. Bunun üzerine Sâ'd kavmine; "Allah'a ve O'nun elçisine inanmadığınız müddetçe sizin ne erkekleriniz ne de kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun" diyor ve Abdu'l-Eşhel oğulları yurdunda kadın ve erkek ne kadar insan varsa hepsi müslüman oluyor.
*** Bir kere bile namaz kılmadan cennete girmiş sahabi: Amr. b. Sabit b. Vak
Uhud günü İslam'ın hak olduğunu anlayıp savaşa katılıyor ve şehit düşüyor. Sonrasında Allah Rasülü (sav) onun cennetlik olduğunu müjdeliyor.
***Nimete şükür ve gaflette olmamak hakkında hadis-i şerif
Sahih-i Müslim'de Allah'ın kıyamet gününde bir kuluna şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Eee, söyle bakalım! Sana ikrâmda bulunmadım mı, senin şan ve şerefini arttırmadım mı, seni evlendirmedim mi, bütün atları ve develeri emrine âmâde kılmadım mı, seni istediğin gibi hareket eden, şerefli bir mahluk olarak yaratmadım mı?" O kul da: "Evet, Ya Rabb!" der. Allah Teâla: "Bu hesablaşma ile karşılaşacağını umuyor muydun?" diye sorar. O da: "Hayır" der. Bunun üzerine Allah Teâla: "Senin Beni unutmuş olduğun gibi, bugün de Ben seni unutuyorum" buyurur.
***Haram b. Milhan (ra) şehadetinin katilini Müslüman yapmasına dair rivayet
Harâm b. Milhan'ın (ra) bu kazanç anlayışı, bir müddet sonra kâtilininde müslüman olmasını sağladı. Çünkü devamlı olarak onun söylediği bu kelimelerin anlamını düşünüyordu. Kanını akıtmış olduğu ve ölmek üzere olan bir adam bu sözlerle neyi kastediyordu? Neyi kazanmış olabilirdi ki? Bunu sonradan müslüman olan katilin ağzından dinleyelim: "İslâm'a girmeme sebeb olan olay şu idi: Müslümanlardan bir adamı sırtından mızraklamıştım. Ve onun bu ölüm darbesi üzerine: 'Kâbe'nin Rabbine yemin ederim ki, ben kurtuldum' dediğini duydum. Kendi kendime: 'Onu öldürmedim mi? Neyi kazanmış olabilir ki?' diye sordum. Bu söz içimde yer etmişti. Taki bunu başkalarına sordum ve: 'Şahadeti kazanmış' dediler. Bunun gerçek manasını öğrenince ben de, 'Allah'ın adına yemin ederim ki kazandım' dedim."
*** Habbab bin Eret (ra) maruz kaldığı işkenceler sonrasında Allah Rasülü'nden (sav) nusret için dua istiyor. Mücadelenin güç ve sabır gerektirdiğine dair.
Habbab: "Ya Resûlullah! Bizim için Allah'tan nusret dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için Allah'a duâ edemez misin?" diye sordu. Resûlullah (sav) ise şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetler içerisinde öyle mazlum kişi bulunmuştur ki, müşrikler tarafından onun için yerde çukur kazılır ve boğazına kadar çukura gömülürdü. Sonra bir testere getirilir. Başı üstüne konularak ikiye bölünürdü de bu işkence o mümini dininden döndüremezdi. Bir başkasına da, demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılana kadar taranarak işkence edilirdi, fakat bu o mümini dininden çeviremezdi.
*** İmam Şafi (rahmetullahi aleyh)'den bela ile imtihan hakkında bir ders
Adamın biri, İmâm Şafii'ye: "Ey Ebâ Abdullah! Allah'ın bir kişiyi muktedir kılması mı daha faziletlidir yoksa belâ ile imtihan etmesi mi?" diye sorar. İmam Şafii şöyle cevap verir: "Hiç kimse belâ ile imtihan olunmadan muktedir kılınmaz (şan ve şeref sahibi olamaz). Allah'ın sebât ve selâmı hepsinin üzerine olsun. Allah Nuh'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve Muhammed'i belâ ile imtihana tabi tutmuştur. Sabredince de onları muktedir kılmıştır. Hiç kimse kesinlikle acı çekmeden kurtulacağını zannetmesin."
***Roma'nın fethi ve yeniden halifeliğe kavuşmak hakkında
Allah Teâla, Hz. Peygamber'in (sav) bu haberini, sekiz yüz sene sonra gerçekleştirdi ve Konstantiniyye büyük İslâm lideri Fatih Sultan Muhammed tarafından fethedildi. Diğer şehir, Rumiyye ise henüz fethedilmemiş olup, inşaallah yakında fethedilecektir. Hadis-i şerifte Rumiyye diye bahsedilen şehir, şu anki Roma şehridir. Bu şehirde şu anda, Hristiyanlık âleminin merkezi durumunda olan "Vatikan Devleti" bulunmaktadır. Allah'ın izni ile burası da fethedilecektir. Görülen odur ki, Roma'nın fethi, muvahhid devletin, yani hilâfet devletinin gölgesinde gerçekleşecektir. Hilafet devletinin kurulacağı müjdesi de, İmam Ahmed'in rivayet ettiği başka bir hadiste verilmiştir. Bu hadis-i şerifte, Resûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın murâd ettiği bir vakte kadar içinizde nübüvvet devam edecektir. Allah, kaldırmayı murâd ettikten sonra bunu kaldıracaktır. Sonra hilafet gelecektir. (Hilafet) Allah'ın murâd ettiği bir vakte kadar sürecektir. Sonra kaldırmayı murad ettiğinde bunu kaldıracaktır. Sonra, babadan oğula geçen saltanat olacaktır. Allah'ın murad ettiği bir vakte kadar sürecek, sonra kaldırmayı murâd ettiğinde bunu kaldıracaktır. Sonra cebrî (zorunlu) saltanat olacaktır.
*** Mute savaşında İslam ordusunun kumandanlarından Abdullah b. Revaha(ra) sözleri ( arka planda İslam ordusunun yaklaşık 3 bin kişiden, müşrik ordusunun ise 200 bin kişiden teşekkül ettiğini unutmamak gerekmektedir)
"Ey Millet! Vallahi şu anda çekinmiş olduğunuz şey, uğrunda yurdunuzdan çıkmış olduğunuz şehadettir. Biz düşmanlarımıza karşı sayı kuvvet ve çoklukla savaşmıyoruz. Onlara karşı ancak Allah'ın bize ikrâm etmiş olduğu bu din ile savaşıyoruz. Öyle ise hemen savaşa başlayın, nâil olacağımız şey iki güzellikten biridir. Ya zafer! Ya da şehadet!' dedi. Müslümanlar da: 'Vallahi! İbni Revâha doğru söyledi' diyerek onu tasdik ettiler."Düşman ordusunun bu kadar çok olmasına rağmen bazı rivayetler, Mu'te'de olanları müslümanların yenilgisi olarak değil aksine müslümanların zaferi ve fethi olarak görmektedir.