Bu kitabı ilk elime aldığımda kısa bir metin olduğu için “bir bakayım” diye başladım. Ama her sayfada, her satırda durup düşündüğüm, altını çizdiğim, bazen kendimi Santiago’nun yerine koyduğum bir yolculuğa dönüştü. Zülfü Livaneli’nin bu kitabı neden bu kadar sevdiğini, artık çok daha iyi anlıyorum.
Hikâyemiz yaşlı bir balıkçı olan Santiago’nun açık denizde dev bir balığı yakalamak için tek başına verdiği mücadeleyle başlıyor. Ama aslında bu sadece bir av hikâyesi değil. Bu, insanın yalnızlığıyla, doğayla ve kendi iç sesiyle verdiği sessiz ama onurlu bir savaş.
“Yalnızca artık şansım yok. Ama kim bilir? Belki bugün olur. Her gün yeni bir gündür.”
Santiago güçsüz, yaşlı ve yalnız. Ama hâlâ sabırlı, hâlâ azimli. Belki de bu yüzden hâlâ güçlü. Balıkla mücadelesi bir noktada fiziksel değil, varoluşsal bir savaşa dönüşüyor.
“Balık da benim dostum,” dedi. “Ama onu öldürmek zorundayım.”
Bu cümle, bana en çok dokunanlardan biri oldu. Çünkü Santiago’nun o balığa saygısı, doğaya duyduğu sevgi, ama yine de hayatta kalmak için verdiği o iç çatışma çok tanıdık geldi. Bazen biz de sevdiğimiz şeyleri incitmek zorunda kalmıyor muyuz?
“İnsan yenilebilir ama yenilmez.”
“Aklını başına al ve erkek gibi acı çekmeyi öğren.”
Bu iki cümle Santiago’nun ruhunu anlatıyor bence. Tükenmiş olsa da, sonuna kadar direniyor. Elinde kalan her şeyi ortaya koyuyor. Ve biz, onunla birlikte yoruluyoruz, susuyoruz, hayran kalıyoruz.
Kitabın sonunda Santiago balığı kaybediyor gibi görünse de… aslında belki de hiç olmadığı kadar büyük bir zafer kazanıyor. Çünkü kendisiyle, doğayla ve onuruyla hesaplaşıp ayakta kalıyor.
“Yaşlı adam aslanları düşlüyordu.”
Bu son cümleyle gençliğine, hayallerine, belki de hâlâ içindeki güce dönüyor. Ve ben kitabı kapattığımda, içimde hafif bir sızı, ama güçlü bir saygı kalıyor.
Yaşlı Adam ve DenizErnest Hemingway