Piraye’nin Seyir romanı, ilk bakışta bir kadının kendiyle yüzleşme, değişme ve dönüşme hikâyesi gibi görünüyor. Ve gerçekten de Mina’nın hikâyesi, birçok okur için tanıdık gelen bir içsel kırılma anından doğuyor. Yorgun bir ilişkiden çıkan, kendini “bu ben değilim” diyerek sorgulamaya başlayan bir kadın… Ma ile karşılaşması ise bu yolculukta bir dönüm noktası. Ma’nın sade yaşamı, hayata karşı gelişi güzel ama güçlü duran hâli, Mina’da büyük bir etki yaratıyor. Kendisini yeniden inşa etme arzusu da tam burada başlıyor.
Ama hikâyenin seyrine dikkatle baktığımda, bu dönüşüm süreci öyle sancılı ya da derin değil. Karakter neredeyse her karşılaştığı insanla, duyduğu her güçlü cümleyle yön değiştiriyor. İçsel bir direnç göstermeden, hızla etkileniyor. Ve bu etkilenmelerin ardından gelen değişim süreci, olması gerekenden fazla kolay ve fazla hızlı.
Mina’nın yaşadığı dönüşüm, bir süre sonra sadece kendisiyle sınırlı kalmıyor. Kendi duygularıyla hesaplaşması tamamlanır tamamlanmaz, çevresindekilerin hayatlarına dokunmaya, yol göstermeye başlıyor. İşte tam burada zihnimde bir duraksama oluştu. Bugünün en büyük çıkmazlarından biri, herkesin kısa yoldan “bilge” olmaya çalışması değil mi zaten? Henüz kendi iç sesini bile duyamamışken başkalarının yolunu çizmeye çalışan figürler… Sosyal medyada, sokakta, kitaplarda karşımıza çıkan “her şeyi bilen” ama hiçbir şeyle derinleşmeyen insanlar gibi. Seyir de, belki farkında olmadan, bu anlatının içine düşüyor. Oysa gerçek bilgelik sessizlik ister, zaman ister, yaraların kabuk tutmasını bekler.
Tüm bunların yanında şunu da söylemeliyim: Satır aralarındaki saptamalara katılıyorum. Kitabın her cümlesi kötü değil elbette. Bir kadının yaşadıkları, hissettikleri – ister kurgu olsun ister gerçek – oldukça güzel işlenmiş. Özellikle içsel sorgulamalar, kendini duyma çabası kitabın en güçlü yanlarından biri. Duyguların dili sade ama etkileyici. Yazarın bazı cümleleri, insanın kendi içinde bir yerlere dokunuyor. Fakat o cümlelerin üzerine kurulan hızlı dönüşüm yapısı, bu etkileyiciliği gölgeliyor.
Kitabı okurken sürekli şunu düşündüm: Acaba bu hikâye yazarın kendi yolculuğundan ne kadar iz taşıyor? Otobiyografi değil belki ama gerçek ve kurgu arasındaki sınır çok bulanık. Mina’yı mı okuyoruz, yoksa Piraye’nin bir dönemini mi? İşte tam bu noktada, hikâyeye biraz mesafeli ama bir o kadar da meraklı yaklaştım. Çünkü yazarın da bu yoldan geçtiğine, en az Mina kadar savrulduğuna ve sonra yeniden bir “seyir” tuttuğuna inanmak istedim. Ama bir yandan da, bu deneyimin okura ders verme niyetine evrilmesi beni huzursuz etti.
Sonuç olarak Seyir, akıcı ve etkileyici bir dille yazılmış bir iç yolculuk romanı. Ancak bu yolculuk zaman zaman fazla hızlanıyor, fazla kolaylaşıyor. O nedenle okur olarak biz, Mina’nın değişimine hayran kalmakla, onun gerçekliğini sorgulamak arasında kalıyoruz. Kitap, ilham veriyor ama düşündürüyor da. Kitabı bitirdikten sonra sormak istediğim soru şu:
“Bir insan, kendi labirentinden çıkar çıkmaz, başkasına pusula olabilir mi?”