Kearney kitap boyunca canavar anlatılarının, insan benliğinin hiçbir zaman bütünüyle güvende olmadığını insana tekrar tekrar hatırlattığını söylüyor. Bu anlatılar, bireyin içindeki derin korkuları ve kaygıları dış dünyaya yansıttığını gösterir. Anthony Storr’un yaklaşımını aktararak, tehdit altındaki insanların çoğu zaman kendilerini korumak için güçlü bir lidere veya otoriteye sığınarak günah keçisi icat ettiğini vurguluyor. Yani, belirsizlik ya da tehdit anında, insanlar suçun ve kötülüğün kaynağını kendi içlerinde görmek yerine, onu kendilerinden uzak bir figüre, bir canavara, yani yaratılan bir ötekiye yüklerler. Kearney’nin temel hipotezi de budur zaten: Bizi en çok korkutan şeyler aslında içimizdeki bastırılmış korkuların yansımasıdır; fakat insan bunları sahiplenmek yerine başkalarına atfeder. Böylece hem kendini aklamış olur hem de içsel çatışmasını dışsallaştırır. Bu bakış açısına göre, modern Batı felsefesi de yüzyıllar boyunca ötekiyle yüzleşmekten, ona var olma hakkı tanımaktan kaçınmış; ötekiliği bastırarak kimliğini inşa etmiştir.
---
Kearney ayrıca, günah keçisi ritüelinin dinî-toplumsal düzenin nasıl işlediğini de örneklendiriyor. Kutsal Kitap’ta kuzuların kurban olduğu bilinse de, keçinin benzersiz bir rolü vardır: Topluluğun tüm kötülüğü sembolik olarak onun sırtına yüklenir ve bu kötülüğü toplumdan uzak tutmak için çöle sürülür. Bu, kirlenmenin kaynağını toplumdan atarak saflığı koruma arzusunu gösterir. Yahudi-Hristiyan geleneğinin insan kurban etmeyi bırakıp hayvan kurbanına geçmesi de bu bağlamda bir ilerleme olarak görülür; insan kanının döküldüğü eski Dionysosçu ayinlerden farklı olarak, artık kurban ritüeli daha sembolik bir safhaya taşınmıştır. Yine de temel mantık değişmemiştir: Kilise, saflığını koruyabilmek için “pis” ya da tehlikeli görülen unsurları aforoz etmek zorunda kalmıştır. Bu da, kutsal olanın kendini korumak için kutsal olmayanı dışlamasını gerekli kılan bir döngüye girmiştir. Sonuçta azizlerin saf kalabilmesi için bazıları günah keçisi ilan edilir.
---
Julia Kristeva, Kendimize Yabancıyken kitabında kabaca şunu söylüyor: İnsanlar aslında içlerinde, bilinçdışı düzeyde, kendilerine yabancı unsurlar taşırlar. Bu yabancılığı içselleştirmek yerine çoğu zaman onu dışarıya, başkalarına yansıtırlar. Yani içimizdeki “yabancı”yı tanımak yerine onu sanki dışarıda bir düşman varmış gibi kurgulamış oluruz. Böylece asıl yabancı olanın kendimizde saklı olduğunu inkar ederiz. Kemerleri bağlayın, siz ne alaka aq demeden çıtırdan bi Kanttan bahsedeceğüz çünkü Kant’a göre her insan, bir yabancı olarak bir yere vardığında düşman yerine konmama hakkına sahiptir. Bu fikir, peygamberlerin ya da Aziz Paulus’un farklı halklardan gelen yabancıyı “göklere çıkaran” dini vizyonunun modern, seküler bir uyarlaması gibidir. Yani eski dini kozmopolitanizm, modern hoşgörülü kozmopolitanizme dönüşmüştür.
Kitap boyunca karşımıza farklı şekillerde çıksa bile esasen Kristeva, “yabancı” diye bir şey olmadığını, her insanın kendi içinde bölünmüş bir benlik taşıdığını vurgular: Yani her insan, kendisinin yabancısıdır. Freud bu düşünceyi “tekinsiz” kavramıyla açar: Tekinsiz dediği şey, uzun zamandır bildiğimiz ama bastırdığımız bir şeyin beklenmedik biçimde geri dönmesidir. Ona göre bizi huzursuz eden, yepyeni ve tamamen farklı bir yabancı değil, tanıdık ama bastırılmış olanın tuhaf bir biçimde geri dönmesidir.
Burada kritik nokta şu: Freud’a göre “yabancı” dediğimiz şey, aslında benliğimizin en fazla baskılanmış kısmıdır. O kadar tanıdıktır ki, onu içimizde görmek yerine dışarıda bir başkasına yansıtırız. Bu yüzden bir başkası ne kadar “yabancı” görünüyorsa, aslında bilinçdışımızın derinlerine de o kadar yakındır. Toplumların ya da bireylerin ötekini demonize etmesi (şeytanlaştırması) ise bu bastırılanın tehdit edici bir şekilde geri dönmesidir — çoğu zaman da takıntılı ve korkulu bir ruh haliyle. İronik olan ise şu: Bizim için en korkutucu olan, karşımızdaki yabancı figür değil, onun bize tuttuğu ayna, yani kendimizin yabancılaşmış hali. Freud amcam diyor ki: “Tekinsiz olan, gerçekte yeni veya büsbütün yabancı değildir; eskiden aşina olduğumuz, ama bastırdığımız için şimdi bize yabancı gibi görünen bir şeydir.”
“Yabancının aslında yabancı bir tarafı yoktur.O bizim öteki yüzümüzdür."
---
Mit, kötülüğün kökenine dair “büyük anlatılar” kurar. Eliade’nin dediği gibi bu soykütük mitleri —örneğin Antik Yunan’da olduğu gibi— kötülüğü evrenin ya da düzenin doğuşuyla birlikte açıklar. Bu mitler, kötülüğün de bir hikâyesi olduğunu göstererek onun yarattığı dehşeti bir nebze olsun katlanılır kılar. Başka bir deyişle mitler, korkunç olanı kökenine ışık tutarak tanımlanabilir hale getirir. Mesela, Tevrat’taki Yaratılış’ta yılan bir dış cazibe odağıdır; ama Adem’in Cennetten Kovulması, insanın içindeki suçluluk duygusunu simgeler: Adem hem kendi iradesiyle yasak elmaya uzanır hem de kendini dışsal bir güce kaptırır. Bu ikili durumun Hristiyan düşüncesindeki önemli savunucularından biri Augustinus olmuştur. Augustinus, Gnostik düşünceye karşı çıkarak kötülüğün evrende başlı başına var olan bir töz (bu da ne demekse artık) olmadığını, tam tersine bir “hiçlik” (nihil) ya da “noksanlık” (privatio boni) olduğunu öne sürer. Yani kötülük, iyiliğin eksikliğidir. Böylece kötülüğün sorumluluğu evrenin düzenine değil, insanın iradesine bağlanır. İnsan kötülüğü kendi yanlış seçimleriyle üretir; Tanrı’ya sırt çevirerek varlıktan mahrum bir duruma yönelir. Bu, kötülüğü kökten ahlaki bir meseleye dönüştürür. Artık asıl soru “kötülüğün kökeni nedir?” değil, “insan neden kötü niyetle hareket eder?” olur. Augustinus’un bu görüşü, herkesin çektiği acıların kendi günahlarının bedeli olduğu fikrini doğurur. Kimse boş yere cezalandırılmaz; her ceza bir karşılıktır ve mesuliyetle orantılıdır. Bu anlayış paradoksaldır: Kötülüğü hem biz yaparız hem de ona maruz kalırız — ama tümüyle kontrolümüzde değildir. Augustinus bu çelişkiyi “ilk günah” kavramıyla açıklar: İlk günah, hem biyolojik bir miras (nesilden nesile taşınır) hem de bireysel bir suçtur. Ortaçağ boyunca etkili olan bu fikir, kötülüğün hem kolektif hem de şahsi sorumluluğa dayandığını savunur.
İleride yırtık dondan çıkar gibi çıkan Kant, kötülüğün mitik, kozmojenik ve metafizik kökenlerini söküp atarak sorumluluk kavramını daha da radikalleştirir. Kötülüğü dışsal bir demon, mistik bir güç ya da tanrı iradesi olarak değil; insan varoluşunun içinde bir eğilim olarak ele alır. Böylece kötülük, metafizik bir dram olmaktan çıkar ve tamamen ahlaki bir sorumluluk meselesine dönüşür. İnsan, kötülüğü kendi seçimiyle yaratır; dolayısıyla kötülüğü anlamak için kendine bakmak zorundadır.
----
Ek olarak: Girard’ın en temel iddiası şudur: İnsan toplulukları, kendi içlerinde doğal olarak ortaya çıkan saldırganlık, rekabet ve şiddet potansiyelini doğrudan birbirlerine yönelterek yok olmayı önlemek zorundadır. Toplum, içsel gerilimi “dışarıdan” bir figüre yükleyerek yönetir: Bir yabancı, bir azınlık veya tekil bir kurban, topluluğun birliğini sağlamak için seçilir. Bu figür, “günah keçisi” olarak, topluluğun tüm kabahatlerini, utancını ve şiddetini sırtlanır. Böylece bireylerin birbirine yönelteceği saldırganlık, ortak bir hedefte toplanır. Bu ritüel hem nefretin hem de korkunun odaklanmasını sağlar. Sonuç olarak suç, içeride dağınık biçimde dolaşmaz, bir bedene yüklenir — kurban edilir ve bu kurban etme ayini kolektif huzur sağlar. Girard’a göre bu model, mitlerin temel işlevlerinden biridir.
Girard, mitleri yalnızca hayal gücü ürünleri veya bilinçdışının fantezileri olarak görmez. Ona göre mitler, kolektif hafızanın gerçek kurban etme olaylarını sembolleştirmesinden doğar. Yani her mitin arkasında tarihsel bir linç, bir suçlu çıkarma, bir günah keçisi ilan etme olayı vardır. Mitler, yalnızca zihinsel şemalar veya dilsel oyunlar değildir; gerçek şiddetin bastırılmış izleridir.
Girard’ın tezinin en çarpıcı tarafı, bu mekanizmanın sadece antik ritüellere özgü olmadığını savunmasıdır. Modern toplumlar da hâlâ bu eski refleksi farklı biçimlerde tekrar eder. Bugün ritüel ayinlerle kurban edilmese de, “yabancı” figürü periyodik olarak suçlu ilan edilir: İç düşmanlar, azınlıklar, “vatan hainleri”, “ahlak bozucular” gibi figürler, kolektif öfkenin odak noktası haline getirilir. Ulusal güvenlik kaygısı, ekonomik krizler, göçmen karşıtlığı gibi temalar sık sık bu günah keçisi yaratma stratejisini besler. Girard’a göre, modern toplumların “kıt kaynaklar” için rekabet etmesi de bu mekanizmayı besler: Ortak bir düşman bulunur, halk bu düşmana yönlendirilir ve böylece iç gerilim bir süreliğine unutulur.
Girard’a göre romantik şairler veya bazı mit yorumcuları, canavarları “saf hayal ürünü” gibi anlatarak aslında mitin gerçek şiddet kökenini gizler. Oysa canavarlar hayali değildir: Kaosun fiziksel ve kültürel olarak biçimlendirilmiş hedefleridir. Toplum, kendi içindeki çatışmayı bir yabancıda somutlaştırır.
Kearney bu noktada önemli bir sorgulama getirir: Girard mitleri sürekli “günah keçisi üretme mekanizması” olarak okur. Peki bu durumda Girard’ın kendisi de miti bir tür “canavar” haline getirmiş olmaz mı? Yani mitin asıl işlevini bastırmak yerine, onu tek taraflı olarak şiddet ve zulüm üreten bir ayin gibi gösterir. Bu da yeni bir demonizasyon biçimidir.