·224 syf.····Okunma: 10 Temmuz 2025 00:57 Öfkeli, biraz nevrotik ve yetişkin olduğu kanısında kendini ikna etmiş, henüz büyümemiş bir ‘çocuk’ Sur. Ailesiyle olan ilişkisinde, ailesinden kendisini sevip koruduğunu düşündüğü kız kardeşiyle ilişkisinde, sevgilisiyle ilişkisinde bile hep bir yalnızlık, sinizm, çatışma kavramları yükseliyor kitabın her satırında. Biberyan’ın hayatının bir döneminde doğup büyüdüğü İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalması ve Ermeni diasporasının tahmin ettiği gibi kendisini desteklememesinden sebep sanırım kendini özdeşleştirerek yansıttığı ana karakter Sur, horgörü ve güceniklikle dolu. Nedense babasından ötürü meteliksiz olmasına, meteliksiz olmasından ötürü de istediği şekilde gününü gün edememesine içerlerken kızamadım tam anlamıyla. Oysa, bu kadar meteliksiz olmasa Sur’un içindeki karanlık tamamen geçer miydi, emin değilim.
Biberyan’ın bu kadar kendiliğinden, doğal ve içten karakterler yaratmasını sevdim. O yüzden sanırım aile içi bireylerin birbirlerinin kötülüğünü isteyecek kadar karşı karşıya gelmesi hem tanıdık geldi hem de ürküttü. Nerde olsak tanırız bu aileleri, hani herkesin kendince haklı olduğu, kendi zamanının ve düşüncesinin en iyi olduğu, herkesin yerini bilmesi gerektiği, iletişimin hep bir eksik olduğu, duyguların hiç bir zaman konuşulmadığı o yüzden de kıyıda köşede ağlanıldığı aileler. Hepsi kendince haklı ve hepsi diğerlerince haksız. Ne Sur’u babasına karşı nefretini kusarken ne de Kevork’u çocukları ardından “Türkleştiler, Frenkleştiler!” diyerek yozlaştıklarını sarf ederken yadırgamak lazım o yüzden. Hepsini ailenin bir ferdi kabul edersek anlaması daha kolay olur belki de.