Dostoyevski’nin efsanevi yapıtlarından biri olan Karamazov Kardeşler hakkında düşünülecek, söylenecek, tartışılacak çok şey var. Bana hediye edilen bu kitabı kafa karışıklığımın zirvede olduğu bir dönemde okudum ve içsel arayışlarıma eşlik etti. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin romanlarında en sevdiğim şey, karakterler ideal değildir, kusurları vardır, inançları çatırdar, değer yargılarıyla ters düşerler, sorgularlar. Bizden biridir onlar Dostoyevski onları kurgulamaz resmen yaşamdan alır ve kitaba aktarır. Tüm zamanların en iyisi.
‘Kimdir bu Karamazovlar?’ diye baktığımızda dönemin Rusya’sında dillere düşmüş, entrika dolu bir aile olduğunu söyleyebiliriz. Fyodor Pavloviç; sorumsuz, sefahat düşkünü ve bencildir ve baba figüründedir. En büyük oğul Dmitri küçük yaşta öksüz kalır. Subaylık yapar ve aynı babası gibi şehvete düşkündür ve borç içindedir. Mirastan kendi parasını almak için savaşır. Ortanca oğul İvan, Fyodor’un ikinci karısındandır; aynı zamanda benim en sevdiğim karakter oldu; entelektüeldir ve ateisttir. Kitap boyunca da Alyoşa ile olan sorgulayıcı ve etkileyici din diyalogları vardır. Alyoşa en küçük oğuldur. Dindardır ve papazlık yapmaktadır. Kitapta da Staretz Zosima ile özel bir bağı bulunmaktadır. Zosima’nın da bölümü bulunuyor. Smerdyakov ise faili meçhul ve kesin değildir ki babasının Fyodor Pavloviç olduğu düşünülür. Annesi sokakta yaşayan bir kadındır ve onu doğururken ölmüştür. Fyodor’un evinde hizmetkardır. İvan’ın düşüncelerinden etkilenir. Roman genel olarak bu üç erkek kardeşin babalarıyla ve kendileri arasında olan çatışmaları konu alır.
Romanın belli başlı bazı temaları vardır:
En göze çarpanı da şudur: İnanç ve İnançsızlık İkilemi. Sizce bir insanın ahlaklı olabilmesi için Tanrı’nın var olması gerekir mi? İvan’ın şu kilit cümlesi baya önem arz ediyor:
“Eğer Tanrı yoksa her şey mübahtır.” Peki sizce mübah mıdır?
“Hayata inanmasam, sevdiğim kadını sırt çevirsem, dünyanın gidişine inancım kalmasa, hatta tam tersine, her şeyin karmakarışık, uğursuz, belki de şeytan gibi bir kaos olduğuna iman etsem, insanların hayal kırıklığından uğradığı bütün korkulara tutulsam gene de yaşamayı isteyeceğim, hayat kadehini ağzıma götürünce bitirene kadar bırakmayacağım! Ama bilinmez belki yaşım otuza gelince kadehi bir yana fırlatıp bitirmeden çekilirim…”
…
“Dünyada, şu içimdeki azgın, belki de hayasızca yaşama hırsını yenecek bir umutsuzluk var mı acaba?” diye soruyormuş İvan kendine. Ben de size sorayım sizin yaşama hırsınızı yenen bir umutsuzluk var mı, diye.
Alyoşa ile birlikte yaptıkları bu derin içsel konuşmalarda Büyük Engizisyoncu bölümü en etkileyici kısımdır bana göre. Şöyle anlatır İvan efsaneyi özetle:
“İsa, 15. yüzyılda İspanya’ya döner. Halk kendisi tanır ve gerçekleştirdiği mucizelere sevinir. Maalesef Engizisyon Mahkemesi İsa’yı tutuklar. Kalabalığın arasından İsa’yı kolayca alır. Uğruna mucizeler gerçekleştirdiği insanlar öylece izler. Engizisyoncu, İsa’ya şöyle söyler:
“Sen insanlara özgürlüğü verdin ama onlar özgürlüğü kaldıramazlar. Onlara mucize, otorite ve gizem gerekir. Biz senin kurduğun düzeni düzelttik.”
Bu durumda İvan’ın düşüncesi şudur ki: Din, insanları özgürleştirmek yerine onları otoriteyle ve korkuyla yönetir.
Saflığın, masumiyetin, iyiliğin ve iyimserliğin sembolü Alyoşa, insanları sever, güçlü inanç sahibidir. Küçük iyiliklerle dünyayı değiştirebileceğine inanır Alyoşa. Zosima’nın bir sözü onun felsefesinin temelini oluşturur: “Herkes, herkes için her şeyden sorumludur.” Yani yalnızca kendi günahından değil, başkasınınkinden dolayı da acı ve sorumluluk duyarsın.
İvan’ın buna düşüşünü romanın sonlarında görmüş olacağız…
Peki, suç, sadece eylem midir, yoksa niyet de suça ortak mıdır?
Bu suçluluk ve vicdan duygusunu o kadar güzel işler ki Dostoyevski. Cinayetten sorumlu kişi vicdan azabı duymaz ve kendini haklı görür, sistemi suçlar. Sorumlu olmayan kişiler vicdan azabı duyar çünkü o niyete sahiplerdir ya da o düşünceye katkıda bulunmuşlardır.
Dmitri’yi Mokroye’ye kadar taşıyan arabacı Andrey’den bir halk efsanesi:
“Tanrı oğlu çarmıhta can verdikten sonra çarmıhtan inerek doğruca cehenneme gitmiş, orada azap çeken bütün günahkarları serbest bırakmış. Cehennem boş kalacağını düşünerek sızlanmaya başlamış. O zaman tanrı oğlu, “Ağlama cehennem, öteki dünyadaki unvan sahipleri, devlet büyükleri, yüksek yargıçlar, zenginler hep sana gelecekler!” demiş.”….
“Şimdi yaşamayı nasıl istediğimi, bu köhne duvarlar arasında içimde ne doyulmaz bir var olma isteği uyandığını bilemezsin Aleksey! Rakitin anlamaz bunu, o ancak ev yaptırmayı, kira sağlamayı düşünür, ama ben seni bekliyordum. Istırap nedir sanki? Sonsuz da olsa korkutmaz beni. Şimdi korkmuyorum ya, eskiden korkardım. Biliyor musun, duruşmada belki konuşmayacağım ben. İçimde öyle bir güç hissediyorum ki şimdi… Şu anda ve her zaman ‘varım’ diyebilmek için dünyanın bütün acılarına göğüs gerebileceğimi sanıyorum. Çeşit çeşit azap içinde, “varım!” diyeceğim; işkenceden kıvranırken gene, “varım!” İşkence masasında da “varım” ; güneşi görüyorum, görmesem de varlığını biliyorum. Güneşin varlığını bilmek bile yaşamaktır.“ Bu güzel pasaj bize anımsatıyor ki. Neyi kaybetmek üzereysek o şeyin kıymetini anlıyoruz. Şükretmeye başlıyor, yaşamayı seviyoruz.
İlk 100 sayfasında sıkıntıdan patladığım kalanını üç günde bitirdiğim romanım bana mükemmel bir bakış açısı kattı. Okumak isteyen herkese şiddetle tavsiye ediyorum!