·475 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Temmuz 2025 00:00 Bu kitap psikolojik bir tırmanış hikâyesiydi. İlk rampalar biraz yorucu ama zirveye çıkınca "Vay be iyi ki bırakmamışım" diyorsun. Kırmızı ve Siyah öyle bir kitap ki finaline geldiğinde içindeki tüm duygular birbirine karışıyor. Hayranlık, öfke, üzüntü ve anlayış iç içe geçiyor.
Karakterlere geçmeden önce okul bölümünden bahsetmek istiyorum. Julien sadece bir öğrenci değil bir başkaldırı sembolüydü orada. Okul kısmı onun dışlanmışlığını, toplumla savaşını gösteriyor. Artık sadece yaşamakla kalmıyor, görmeye başlıyor. İnsanların sınıfsal maskelerini, sahte nezaketlerini, gücün kimde olduğunu hepsini birer birer fark ediyor. Sanki o zamana kadar hep başkalarının yazdığı bir oyunda figüranken, artık kendi rolünü yazmak istiyor. Ama işte farkındalık bazen özgürlük getirmez, daha fazla acı getirir.
Julien... Kendi sınıfının zincirlerini kırmak isteyen bir hayalperest aslında. Hem içsel çatışmalarla boğuşuyor hem de küçümsenmekten korktuğu için sürekli bir kanıtlama hâlinde. Onun öyle dikenli biri olmasının ardında hep o yerinde saymama çabası, o kendi sınırını aşma tutkusu yatıyor. O yüzden her ne kadar zaman zaman egosu çıldırsa da insan onunla empati kurmadan edemiyor.
Abbe Pirard... Julien'a duyduğu sevgi baba gibi, ama aynı zamanda ruhani bir yoldaş gibi de. Sessiz, beklentisiz ama dimdik duran bir sevgi. Julien kimseye tam anlamıyla güvenemezken, Pirard onun için neredeyse tek istisna. Herkes onu ya ezmeye ya kullanmaya çalışıyor ama Abbe Pirard onun potansiyelini görüyor, onu adam yerine koyuyor. Bazı insanlar bizim hayatımızdan çıkar ama izleri hep kalır ya, işte Abbe Pirard tam öyle biri Julien için.
(Buradan sonrası azıcık spoili :)
Marki de La Mole... O kadar sessiz ama güçlü bir karakter ki. Başta tipik bir aristokrat gibi görünse de zamanla anlıyoruz ki içinde öyle bir adalet duygusu, öyle bir insan sarrafı hali var ki. Julien’ın zekâsını, kararlılığını ilk fark edenlerden biri o. Onu sadece bir hizmetkâr gibi değil, potansiyeli olan bir birey gibi görüyor. İhanet ihtimalini öğrendiğinde bile tamamen sırtını dönmemesi. Sarsılıyor evet ama yıkılmıyor. Kırılmadı ama paramparça oldu.
Madame de Rênal... O kadının içtenliği, o tarifsiz sevgisi, Julien’ı hâlâ affedebilmesi... Tam bir yürek kadınıydı.
Ve Mathilde... Ah Mathilde, hâlâ gurur, hâlâ sahne kurma peşinde. Julien’ın kafasını gövdesinden ayırmışlar ama o hâlâ tarihi yazma derdinde.
Ah son sayfalar... Kitap değil, yürek yangınıydı. Julien’ın o kararı, Madame de Rênal'la olan son anları. Sonunda hiçbir şeyi gerçekten kazanamayan ama her şeyi yürekten isteyen bir adamın trajedisiydi bu. Julien tırnaklarıyla kazıyarak geldiği hayatta, sadece içindeki çelişkilere, sınıf savaşlarına, aşka ve gurura yenildi. Yani aşk, sınıf, hırs, ölüm hepsi bir arada yüreğimizde patladı.
Julien'a üzülüyorsun çünkü ezilmiş, dışlanmış ama yine de tırmanmak için canını dişine takıyor. Hırsı bazen gözünü kör ediyor ama içindeki küçük, sevilmek isteyen çocuk hep orada.
Madame de Rênal'a üzülüyorsun çünkü sessiz, fedakâr, sevgi dolu ama bu aşkı bir utanca, bir günaha dönüştürülüyor. Mathilde'ya üzülüyorsun çünkü içinde kaynayan tutku, hep yanlış yollarla dışa vuruluyor. Aşkı bile bir mücadele alanına çeviriyor. Abbe Pirard, Marki, hizmetçiler... Herkesin bir yarası, bir özlemi, bir kırıklığı var bu romanda. Kitabın büyüsü tam da burada. Hiçbiri tamamen kötü, hiçbiri tamamen masum değil ama hepsi derinlemesine insan.
Bu yüzden Kırmızı ve Siyah öyle kolay sindirilen bir kitap değil. Bitince insan sadece karakterleri değil, kendini de sorguluyor. Kırmızı ve Siyah sadece bir roman değilmiş. İnsan kalbinin ne kadar ağır olduğunu gösteren bir ağırlıkmış.