İntermezzo alışık olduğumuz kitaplara bek benzemiyor. Gerek yazarın kalemi, gerek karakterler ve kitabın ilerleyişiyle diğerlerinden ayırıyor kendini. İtalyanca bir müzik terimi olan İntermezzo bir oyunun perde aralarında çalınan beste anlamına geliyormuş. Pek çok açıdan da adını taşıyor diyebiliriz.
Hikayeye gelecek olursak; İvan ve Peter adındaki iki kardeşin babalarını kaybettikten sonra hiç farkında olmadan bu yası yaşayış şekillerini okuyoruz kitapta. Peter’ın Sylvia ve Naomi ile, Ivan’ın ise Margaret’le olan ilişki dinamiklerini okuyoruz ve daha çok aslında, yasın tek başına anlatılmasını değil de, bir karabulut gibi hayatlarına çökmesini ve aslında hiç onunla ilgili değilmiş gibi görünen başka sorunların bile kökenine iliştiğini öyle güzel anlatmış ki yazar hayran kaldım.
“Bazen bir saat geçmiş ve babam aklıma gelmemiş oluyor. Dürüstçe itiraf ediyorum. Bir saat boyunca onu aklıma bile getirmemiş oluyorum. Ama normal bir şey bu, diyor Margaret. Sevdiğin birini hayattayken de saatte en az bir kere aklına getirmezsin ki. Çünkü yaşayan birinin kendi gerçekliği vardır, diyor Ivan. Giden kişinin gerçekliği yoktur, yalnızca düşüncelerde sürdürür varlığını. Düşüncelerden de silindi mi tamamen gitmiş demektir. Yani aslında onu aklıma getirmediğimde varlığına sona erdirmiş oluyorum.”
Kitaba başlamadan önce kitabın durağanlığına göre pek çok yorum görmüştüm fakat bu beni merak etmekten alıkoymadı. Kitabın ilk 150 sayfasında gerçekten çok yoruldum ve kara kara kitabı nasıl bitireceğimi düşünüyordum aslında çünkü gerçekten kitapta hiçbir olay olmuyor. Fakat o ilk 150 sayfadan sonra kitap derinleşmeye başlıyor, biz karakterlerin neyi neden yaptıklarını, kendi içlerindeki sorgulama, inkar ve ikilemleri görüyoruz. Örneğin favori karakterim olan Peter’ı kitabın başında o yüzeysel haliyle hiç sevmemişken, sonuna doğru en çok onunla ilişki kurduğumu fark ettim.
“Sadece kendini normal olduğuna, her şeyin normal olduğuna inandırıp kandırabilmek için yapıyorsun bunu. Zihnin öyle hastalıklı ki kendine ne yaptığını görmüyorsun bile. Herkesi birtakım küçük kutulara hapsetmeye çalışıyorsun. Hepimiz koyduğun yerlerde kalsak hiçbir sorun olmazdı.”
Kitap aslında çok normal, sıradan insanları anlatıyor. Sıradan insanların inancalarına ters düşmesini, derin sorgulamalarını, sessiz çığlıklarını. Öyle kahraman yada iyilik, doğruluk abidesi baş karakterlerimiz yok. Tabiri caizse hepsi kusurlu, hatalı ve hepsi “insan”. Kitabın bu yanı benim çok hoşuma gitti.
“Hepsi ölümcül bir şekilde iç içe geçmiş, her şey sınırlarından taşmış, hiçbir şey olması gereken yerde değil. O , öteki, kendisi. Hatta Christine, Ivan ve evli kız arkadaşı. Babaları: Mezarın ötesinden. Bir şeyin kavramsal olarak diğerinin içine çöküşü, her şeyin aynı şeye dönüşmesi. Hayır. Önce en basit soruyu cevaplamak gerek, bu gece nerede uyuyacak. Evlen benimle. Seni seviyorum. Kaçta evde olursun.”
Ayrıca onların sorgulamaları içerisinde bende kendi inançlarımı sorguladım. Peter’ın “insanları kutularına koyması”, mükemmeliyetçiliği ve bu yüzden de herkesten çok kendini yargılaması bana çok yakın hissettirdi. Ivan’ın duygularla baş edemediği için başta kendi duyguları olmak üzere herkesin duygularını yok sayması, inkar etmesi, kullandığı bu baş etme mekanizması çok tanıdık geldi. Slyvia’nın kendini kurban ederek aslında kendini unutulmaz kılmaya çalışması, Naomi’nin faydacılığı aslında bunların hepsi hayatta her gün gördüğümüz motifler. Hayatın farklı yerlerin farklı mozaik parçaları. Örneğin kitapta başta Peter’ın iki kadınla da olan ilişkisini bence hepimiz yargılıyoruz onunla birlikte. Ama sonrasında aslında iki ilişkinin onu ne kadar farklı alanlardan beslediğini okuyoruz, onun aslında kendini nasıl hırpaladığını görüyoruz ve onunla empati yapıyoruz. Onunla birlikte bizde bizi tutan inançların içi boşluğunu anlıyoruz.
“Sadece kendini normal olduğuna, her şeyin normal olduğuna inandırıp kandırabilmek için yapıyorsun bunu. Zihnin öyle hastalıklı ki kendine ne yaptığını görmüyorsun bile. Herkesi birtakım küçük kutulara hapsetmeye çalışıyorsun. Hepimiz koyduğun yerlerde kalsak hiçbir sorun olmazdı.”
Bunun yanında kitabın zorlayan bir diğer yanı ise yazarın kalemi olabilir çünkü yazarımız diyalogları noktalama kullanmadan metnin içinde veriyor. Yani bir an düşüncelerinden bahsederlerken bir an verdiği cevabı okuyoruz ve bir konuşma çizgisi görmemek kafa karıştırıcı olabiliyor. Ama öbür yandan yazarın betimlemeleri, benzetmeleri, yazış biçimi çok kendine has ve açıkçası ben çok beğendim.
Kişisel fikrim olarak belki şöyle bir yorumda bulunabilirim. Kitap bence ağırlıklı olarak Peter’a odaklandı ve ben onun hikayesini daha derin buldum. Ivan hep arkada kaldı. Bence bu hikâyeyi Ivan gözünden okumasaydık da olurmuş gibi hissediyorum. Bir karakter olarak tamamlayıcı bir parça ama onun hikayesinin içini bilmeseydim ve sadece Peter ile devam etseymişiz de olurmuş, belki o zaman kitap biraz daha kısa olurdu ve daha az yorucu olurdu. Okumanızı öneririm ama benim okuyacaklara önerim okumaları için yaz aylarını seçmemeleri, bu durağanlığı tam bir sonbahar yada kış kitabı yapıyor bence bu kitabı. Yazın okuyan biri olarak daha çok zorlandım çünkü daha hızlı aksın istedim.
“Hayatının tüm kapıları ve pencereleri ardına kadar açılmış gibi. Her şey ışığa ve havaya marzu kalıyor. Korunan hiçbir şey, korumaya bırakılmış hiçbir şey yok artık.”
“Bu his diye düşünüyor: Hayatı boyunca tek istediği buydu. Ona doğru yürümek, ona ulaşmak, uzattığı elindeki sıcak kağıt kahve bardağını kabul etmek.”