Gönderi

8/10
·404 syf.··
2025 2. kitabı
Madeline Miller'la Akhilleus’un Şarkısı kitabıyla tanışmıştım. Ben, Kirke’yi de bu yüzden okumak istedim. Öncelikle mitoloji ile ilgili hiçbir şey bilmeseniz dahi rahatlıkla okuyabilirsiniz. (Şahsen ben çok mitoloji bilen ve seven biri değilim.) Yazarın dili oldukça sade ve akıcı. Bu yüzden kitabı bir solukta bitiriyorsunuz. Şimdi kitabın akışı hakkında bilgiler vereceğim. Burası spoiler içerebilir . Oldum olası gelişen ve değişen karakterleri sevmişimdir. Bu kitapta da tanrı olmasına rağmen aslında Kirke’nin nasıl değiştiğini ve geliştiğini gözlemliyoruz. Kitabın ilk başındaki o korkak, güçsüz kız çocuğundan, Athena’yla kafa tutacak kadar güçlü olan bir cadıya dönüşüyor. Bu süreç boyunca en sevdiğim kısım, Kirke bize her ne kadar insani özellikleri üzerinden gösterilmek istense de tanrısal özellikleriyle sürekli kendini belli etmesi. Kitabın yarısına kadar sürekli olarak sevgiyi arıyor. Tanrı olan babasından ve annesinden alamadığı sevgiyi, kardeşinde görmek istiyor. Ancak bu da olmuyor. Kitapta her şeyi Kirke’nin ağzından dinlediğimiz için ilk başlarda Aeetes bize sevimli bir küçük kardeş gibi gelse de sonlarda aslında aralarında hiç öyle bir ilişki olmadığını anlıyoruz. Kirke tam da bu dönemde bana kalırsa olgunlaşıyor. Sevgiye muhtaç olan insancıl yanı, tanrıların öyle bir sevgi beslemediği ve daha çok güç üzerine kurulu olduklarını kabul etmesiyle sonlanıyor. Telegonos'la olan ilişkisi bence kitapta en çok konuşulması gereken konulardan biri. Ölümlülerin ölümlü olduğunu kabul etmesine rağmen Athena Telegonos'u öldürmek için geldiğinde onu vermiyor. Kirke gibi bir tanrıça için aslında ölümlü bir çocuğun bir hiç olması gerekirken Kirke başka bir çocuk doğursa bile onun Telegonos'un yerini tutmayacağını düşünüyor. Burada oldukça insancıl yaklaşıyor duruma. İlk sevdiği adam olan Glaukos’tan sonra romanda geçen kimseye tutkulu bir aşk yaşadığını düşünmüyorum. Onların ölümlü olduğunu kabul ediyor ve az zamanlarında iyi vakit geçirmek istiyor. Sevdiği adamları iyi hatırlamak için çabalıyor. Odysseus, her ne kadar savaştan döndükten sonra kötü bir eş, baba olmasına rağmen, onu hâlâ Telemakhos’a anlatırken iyiymiş gibi anlatıyor. Telegonos’a anlattığı hikâyelerde Odysseus’un ne kadar kötü biri olduğunu anlamasına rağmen... İçten içe, sürekli onlar ölümlü olduğu için onlara acıdığını görüyoruz. Daidalos’un oğlu öldüğünde ve kendisi de çok yaşamadığında bunu daha net anlıyoruz. Bütün tanrılar, ölümlülerin onlara yalvarmasını ister ancak Kirke bunu istemiyor. Bunun tam tersini belki kendince ispatlamak için adaya gelenlere şarap ve yemek veriyor. Ancak onlar Kirke’ye ihanet ediyor. Bu olaydan sonra kendi gücünün tam olarak farkına varıyor. Ve bana kalırsa bir nebze güç zehirlenmesi yaşıyor. Adasına gelen her erkeği domuza çevirerek... Romanda en sevdiğim şeylerden biri de bir tanrıçanın hayatına tanıklık ettiğimizi ciddi manada hissetmemiz. Kitabı bitirdiğinizde Glaukos, 300 yıl önce olan bir olaymış gibi hissettiriyor. Onlarca karakter girip çıkıyor hayatına ama biz bunu çok kolay sindiriyor ve unutuyoruz. Zaman kavramını insan hayatına göre değil de tanrısal açıdan deneyimliyoruz. Yalnızca zamanı değil, uykuyu yemeği de onun gözünden deneyimliyoruz. Bazen günlerce uyumuyor ve Telegonos doğana kadar o kadar fazla yemek yaptığına da tanıklık etmiyoruz. Son olarak şunu söylemem gerekir ki, Kirke’nin bütün o büyüleri öğrenirkenki sürecini okumak çok keyifliydi. Kitabın sonlarında Skylla’yı da öldürmesine sevindim. Ne kadar zaman geçerse geçsin, sürekli aklının bir kenarında onu tırmalıyordu. Öldürmesinin onun karakter gelişiminin son durağı olduğunu düşünüyorum.
1000Kitap
Ben, KirkeMadeline Miller · İthaki Yayınları · 202444,2bin okunma
·
71 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.