Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata
10/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2025 1. kitabı
Bazı kitaplar vardır ki sizi anlatının merkezine değil, anlatılamayanın tam kenarına davet eder. "Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata" da işte böyle bir kitap. Diliyle, yapısıyla, karakterleriyle ve en çok da bilinç halleriyle bir anlatı olmaktan çok bir zihin performansı. Ancak onu yalnızca "kurulamayan bir roman" olarak tanımlamak, bu performatif yapının içinde gizlenen çok katmanlı yapıyı görünmez kılar. Bu kitap, aynı anda hem bir karşı-anlatı denemesi, hem post-travmatik bir bilinç kaydı, hem de anti-roman formunun duygu mimarisidir. Ve belki de en önemlisi: Bu bir özneler değiş tokuşudur. Bu metin, James Joyce'un Finnegans Wake'inde olduğu gibi, anlamın bir bütün olarak değil; dağınık, sarkık, kaygan şekillerde zuhur ettiği bir evren kuruyor. Joyce'un dille kurduğu o "rüya mantığı" burada zamanla, duygu arşivleriyle ve devlet metaforuyla birleşiyor. Ama en çok da şu üç karakter etrafında bir metafor evreni çözülüyor: Verev Ropdöşambr, Yarım Röveşata ve Efdal Bey. Roman bu üç karakterle birlikte üç ayrı öznenin de serüvenine sahne oluyor: Kahraman özne, yazar özne ve okuyucu özne. İlginçtir ki bu özneler anlatının ilerleyen katmanlarında zamanla yer değiştiriyor. Verev Ropdöşambr bir yandan romanın kahramanı gibi görünse de kimi zaman anlatının dışına düşerek okuyucu öznenin yerini devralıyor; bazen de yazar özneye sızarak anlatıya müdahale ediyor. Yarım Röveşata ise kahraman öznenin iç sesi olmanın ötesine geçerek metnin kurgusunu sabote eden bir fail hâline geliyor. Efdal Bey ise tam anlamıyla bir boşluk karakteri: Kahraman bile olamamış bir figür, ama yine de suskunluğuyla anlatının ağırlık merkezine oturuyor. Bu yer değiştirmenin izini sürdüğümüzde, aslında romanın bir özne tiyatrosuna dönüştüğünü görüyoruz. Kahraman özne yazarın zihninde devriliyor, okuyucu ise anlatının boşluklarını doldurarak yeni bir kurucu kimliğe bürünüyor. Verev Ropdöşambr, metnin tam merkezinde duruyor gibi görünse de aslında merkezsizliğin ta kendisi. Kendi iç sesiyle savaşan, dili yüten, anlamdan kaçan ama yine de anlamı kovalayan bir figür. O bir anlatıcı değil; bir şüphe makinesi. Her cümlesi ya tamamlanmamış bir his, ya da yarıda kalmış bir anlam çıkmazına varıyor. Bir anlamda Joyce'un metinlerindeki everyman figürüyle akraba: ama o "herkes" olmaktan çok, hiçlikte herkesliğin vârisi. Yarım Röveşata ise Verev Ropdöşambr’ın iç sesi mi, bilinçaltı kaçağı mı, yoksa ironik Tanrısı mı belli değil. Ama kesin olan şu ki: Metnin en çözülemez, en tümceleri parçalayarak var olan karakteri. O, His İşleri Bakanlığı'nın asla kodlayamayacağı, kategorize edemeyeceği duyguların avatarı gibi. Yani, duygu rejiminin hatası, glitch’i. Parodiyi bir silah gibi kullanıyor. Gerçekliği ciddiye almıyor, ama işlemediği her ciddiyet cinayetine tanık oluyor. Verev Ropdöşambr dilin sınırında sendelerken, Yarım Röveşata bu sınırları zevkle ihlal ediyor. Efdal Bey'in bölümü kitapta adeta bir cinayet mahalli gibi: Zaman donmuş, hayat yarıda kalmış, hisler ise arşivlenmiş. O bir karakter değil, bir suskunluk veritabanı. His İşleri Bakanlığı tarafından işlem dışı bırakılmış bir 'duygu profili'. Yazarın bölüme döşediği fragmanlar, zamanın içinden çıkmamış bir karakterin "yaşanmışlık dönüşüm kutusu"na dönüşüyor. Ve okur bu kutuyu, bir cinayet öncesi izlenen kamera kaydı gibi parça parça izliyor. Bu fragmanlar birleşip bir roman oluşturmuyor; aksine, roman olma ihtimalinin donmuş halini temsil ediyor. Efdal Bey, kurulamamış romanın cesedi değil, yazıdan kaçan romanın kaçkını gibi. Burada "anti-roman" kavramı devreye giriyor. Anti-roman, klasik anlatı yapısına, zaman çizgisine, karakter bütünlüğüne ve anlam üretimine karşı konumlanır. Bu kitapta da romanın temel yapı taşları yerle bir edilirken yeni bir anlatı organizması doğuyor. Her şey yerinden edilmiştir: zaman, kişi zamiri, neden-sonuç ilişkisi. Ve en çok da anlatıcı. Yazar özne artık geleneksel anlamda hikâyeyi yöneten kişi değil, metnin içinde kaybolmuş, parçalanmış bir bilinç olarak var olur. Yazar artık bir fail değil; bir iz sürücü. Okuyucu ise bu izleri takip eden bir tanık olmaktan çok, bu metni tekrar tekrar kurmakla görevli bir “ortak-yazar” hâline gelir. Bu nedenle roman yalnızca yazılamamış değil, aynı zamanda bilinçli olarak bilinçli olarak kurulmayan bir örgünün ta kendisidir. Kurgunun boşlukları, bir eksiklik değil, doğrudan estetik bir tercihtir. Bu anlatının alt katmanlarında ise sükûnetle işleyen bir devlet var: His İşleri Bakanlığı. Bu bakanlık, hissin üretimini, dolaşımını ve susturulmasını denetleyen distopik bir zihin rejimi. Verev Ropdöşambr onunla savaş halinde. Yarım Röveşata onu sızdığı yerden patlatıyor. Efdal Bey ise onun en başarılı arşiv kaydı olarak varlığını sürdürüyor. His İşleri Bakanlığı, duygunun algoritmasını yazmaya çalışan bir iktidar aklıysa, Verev Ropdöşambr bu algoritmaya direnen parçalanmış hafıza; Yarım Röveşata ise o algoritmaya virüs gibi sızan kaotik kod. Efdal ise, algoritmaya teslim olmuş, duygu verilerini yitirmiş bir son kullanıcı. Yazar burada sadece bir anlatıcı değil, bu bakanlığın hem tanrısı hem kaçağı gibi davranıyor. Karakterler onun zihinsel izdüşümleri mi, yoksa bizzat onun parçalanmış benlikleri mi; bu belirsizlik de Finnegans Wake’ten gelen o çok sesli, çok kimlikli anlatıcı geleneğiyle örtüşüyor. Joyce’un rüya-metin tekniği burada post-modern bir bilinç deneyine dönüşüyor. Ancak bu kez metnin devrimci gücü dilden çok duygu üzerine kurulu. "Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata" klasik bir roman değil. O, bir özneler tiyatrosu, duygunun bürokrasiye direnişi, anlatıcının kendini imha girişimi ve en önemlisi: okunurken yeniden yazılmayı bekleyen bir hafıza düzeneği. Ve şu soru kalır geride: Biz yazılamayanı okuyorsak, gerçekten katil kimdi? Verev Ropdöşambr ile Yarım Röveşata Umut Mustafa Göçmen
1000Kitap
Verev Ropdöşambr ile Yarım RöveşataUmut Mustafa Göçmen · Theseus Yayınevi · 20259 okunma
·
86 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.