Doğa Her Şeyi Affeder mi?
Puan vermedi·240 syf.··
2025 6. kitabı
Doğa Her Şeyi Affeder mi? Bu yılın hemen başında açıklanan Haldun Taner Öykü Ödülü’ne lâyık görülen Tuncer Erdem’in son kitabı Kötü Tabiat, İyi Doğa için yazmak ayrı bir keyif veriyor bana. Öykülerinde parça-bütün ilişkisini öne çıkararak kurduğu felsefi ve şiirsel anlatımla dikkatleri üzerine çeken yazar, metinlerine eşlik eden çizimleriyle; hayata dair kavramlar üzerine düşündüren çok incelikli bir kitap sunuyor okurlarına. Tuncer Erdem’in çizgili anlatı üslubu zengin bir görsel deneyim vadederken, şiirsel dilin müzikalitesi öykülerinin akıcılığını da artırıyor. Tuncer Erdem usta bir karikatürist. İlk çizimleri kırk beş yıl önce Ses Dergisi’nin Atmaca mizah ekinde yayımlanmaya başlamış. Zamanla çizdiği yazısız öykülerini şiirsel metinlerle zenginleştiren yazarın bugüne kadar yayımlanan on sekiz kitabının on üçü YKY etiketiyle okurlarla buluşmuş. 2022 yılında ilk basımı yapılan Ben, Bozkır Yeli isimli öykü kitabında “Ben sırf esip geçmem. Sırf yaprakları savurup şapkaları uçurmam. Hikâyeler anlatırım, çizgiler çizerim. Duyan kulaklara, gören gözlere…” diyor yazar. 2019 yılında yayımlanan Kaz Düşü romanındaysa; yok oluşlara, bozulmalara, düşmanlığa ve şiddete karşı dünyaya yeni gelmiş insan düşünü ortaya çıkarıyor. Şehir yaşamındaki yozlaşmayı ve modern zamanların karamsarlığını anlattığı 1996 tarihli Şehrin Ilık Solukları isimli kitabıyla yazar kurduğu özgün anlatı evreniyle çağdaşımız yazarlar arasında önemli bir konumda. Kötü Tabiat, İyi Doğa’da insanın kötü tabiatıyla, doğadaki saflık arasındaki ikiliği sanki on üç farklı öyküyle anlatıyormuş gibi gözükse de yazar aslında başı sonu olan bir bütünü, genel yapısı olan bir hikâyeyi aktarıyor okurlarına. İnsanın açgözlülüğüyle doğayı tahrip etmesine bir kere daha şahit oluyoruz hem de şiirsel bir dil ve eşsiz çizimler eşliğinde. “Tabiat” ve “doğa” kelimeleri eş anlamlı gibi görünse de -burada bir kelime oyunu söz konusu- aslında farklı anlamlar yükleniyor. Tabiat bireyin içsel eğilimleri, karakter yapısı veya alışkanlıklarını anlatırken kullandığımız bir kelimeyken bu kitapta insan doğasının yozlaşabilen, bencil ya da zarar verici taraflarını temsil ediyor. Doğa ise daha geniş evrensel bir kavram olarak, saf, değişmez ve kendi içinde iyi olan düzeni ifade ediyor. Yazar ironik ve eleştirel bakış açısıyla kurduğu anlatı evreninde güçlü metaforlar ve sembollerle derin anlamlar yaratıyor. Göz önünde olan şeyler bazen zamanla görünmemeye başlıyor. Tabiat ve doğa kelimelerinin yarattığı bu ironi de öyle. Felsefenin çıkış noktalarından biri olan çocuk gözleriyle, merakla etrafa bakmak ve kavramları yeniden görmek olarak yorumluyorum yazarın isim seçimini. Psikoloji, felsefe, teoloji, görsel sanatlar, ekoloji, biyoçeşitlilik gibi çok zengin bir bakış açısına sahip bir kitapla bizi karşı karşıya getiren yazar, tüm bu çok katmanlı yapıyla okuru sorgulamaya, düşünmeye ve hissetmeye davet ediyor. Kötü Tabiat, İyi Doğa’nın satırları arasında gezinirken, örneğin yazar “Kokular bu yamaçlara doğru yükseldiğinde, birbirine karışıyor, insanın kötülüğü ile doğanın saflığı” dediğinde, Yaşar Kemal’in eserlerindeki gibi doğanın içinde buluveriyoruz kendimizi. Öykülerde hanımeli, karadut, dağ kekikleri, üzüm gibi pek çok bitki ve meyve gerek kokusuyla gerek görünüşüyle bize eşlik ediyor, başımızı döndürüyor. Kır kırlangıçları, ibibikler, karabakallar, çoban köpekleri, çaylaklar, şahinler, kargalar, çakallar, puhular, fareler, yabandomuzları gibi onlarca hayvan ve kitap boyunca geçen birçok mekân doğanın zenginliğini ve kendi içindeki eşsiz dengeyi hatırlatıyor bize. “Gidiş”: Masumiyetin geride bırakılışı Kitabın açılış öyküsü “Gidiş”, kahramanın maceraya attığı ilk adımı anlatıyor. Öykü “Ben gidiyorum baba, nedense bir ilkyaz gecesi…” cümlesiyle başlıyor. İlkyaz diğer bir deyişle ilkbahar, doğadaki uyanışı, yeni bir hayata atılan adımı simgeliyor. Anlatıcı çocukluk günlerinden kalan sıcak anıları, ailesiyle kurduğu güçlü bağları hatırlasa da içindeki keşfetme arzusu, onu bilinmezliğe sürüklüyor. Dönülmez bir yol olarak ifade ettiği maceraya atılıyor. “Döşeğimde bırakayım ilkgençlik düşlerimi” diyerek yaşamayı deneyimleyebilmek üzere içi kıpır kıpır yola düşüyor anlatıcı. Babasına elveda demeden, annesini kucaklamadan, kardeşlerini öpmeden gizlice evden ayrılıyor ve şöyle diyor: “O rengârenk ışıkları görmezsem ben, içimde kabaran coşkun ırmakları tepelerden çayırlara akıtmazsam, rahat bulmayacağım. Günaha batmanın, zevklerden sarhoş olmanın sırrına ermezsem ruhumdaki kasırgayı dindiremeyeceğim.” Buradan da anlaşılacağı gibi, bu yolculuk sadece fiziksel değil; içsel bir keşif, iyiliğin ve kötülüğün sınandığı bir serüven olarak çıkıyor karşımıza. “Çaylak”: Doğa ve insan arasındaki çelişki Yazar bu öyküde çaylak kelimesi üzerinden bir kelime oyunu daha oynuyor. Hem tecrübesiz bir insanı hem de yırtıcı bir kuşu işaret ediyor. Çaylak, yavrularına yiyecek taşırken, doğanın sürekliliği içinde içgüdüleriyle hareket eden bir varlık olarak resmediliyor. “Kuru bir ağacın çatal dallarına kurulu yuvasına et götürecekti, çığlık çığlığa bağıran, et ve kan isteyen yavrularına” diyen yazar, doğada iyi ve kötü yok, sadece hayatta kalmak var, diyor bize. Ancak insan için bu döngü bambaşka bir boyutta elbette. İnsan sadece hayatta kalmak için değil, hırsı, açgözlülüğü ve yok etme dürtüsüyle doğaya zarar veriyor. Öykü, insan ve doğa arasındaki bu temel farkı güçlü imgelerle gözler önüne sermesiyle de etkileyici bir konumda. “Bisikletli”: Geçmişin yükü ve belleğin izleri İlk öyküde evini terk eden genç karakterle yeniden karşılaştığımız bir öykü “Bisikletli”. Bisikletin paslı zinciri, geçmişin yükünü ve hayatta ilerlemenin zorluklarını simgeliyor. Anlatıcı dünya döndükçe devam eden kadim kötülüklerden bahsederek, geçmişin gölgeleriyle hesaplaşmaya girişiyor. Karanlık mahzenler, ışığın ermediği odalar, suskun mekanlar; kimsenin bilmediği, duymadığı, görmediği bastırılmış sırları, anlatılmamış hikâyeleri barındırıyor. Bu öyküde anlatıcı, okurla ya da görünmez bir muhatapla konuşan bir tanrı-anlatıcıya dönüşüyor. Ana karakterimizi daha ayrıntılı bir şekilde tanımaya başladığımız “Bisikletli”de, karakterin tarihi bir romanın yaprakları arasında defne yaprağı kurutan; kitaplara, hatıralara, bir yanıyla doğaya tutunan biri olduğunu da fark ediyoruz. “Uğultu”: Zaman, ölüm ve kaçınılmaz gerçekler Zamanın akışı, ölümün kaçınılmazlığı ve geçmişin izlerinin sorgulandığı “Uğultu”yu, “Gerçi pişmanlıklar geride kaldı şimdi” cümlesiyle açıyor yazar. Zamanın durmadan akışını, dünyanın boşlukta devinip duruşunu anlatıyor. Gündelik hayatın koşturmacası, telaşı içinde kimileri akşam işten yorgun argın evlerine yiyecek götürüyor, kimileri ise gece dışarıya çıkıyor. Buradaki anlatıcı bir yolcu, bir yabancı olarak dünyaya bakarken; evini arayan biri gibi hissediyor kendisini. Ve tıpkı insanlar gibi tüm kargalar da şehrin içindeki boş bir arsadaki büyük ağaca aileleriyle birlikte yuvalanmışlar. Büyük ağaç da onların şehirleri. Doğa insanın, insan doğanın aynısı. Bir bütün, koşulsuz bir sekans. “Geçen”: Kayıp ruhlar ve unutulmuş hikâyeler “Geçen” öyküsünde, “Derinlerde isimsiz mezarlar var, kuru kemikler, kaybolanlara ağıt yakılmadan gömülmüş bedenler” cümlesiyle yazar yası tutulamamış insanlardan bahsediyor. Öyküdeki bodrum katlar, loş koridorlar, ince bir ışık sızan küçük pencereler, küflü duvarlar, mahzenler, ambarlar bir metadan çok, unutulmaya yüz tutmak aslında. Zamanın acımasız akışı ise şöyle aktarılıyor bu öyküde: “Geçen geçmiştir, gelen beklenmeyecektir.” “Bekleyiş”: Suyla arınmak “Bekleyiş” öyküsünde, Tanrı’nın gücü, iyiliği ve şefkatine rağmen neden zorbayı yere sermediğini, açgözlünün talanına ses etmediğini, mazlumun feryadına kulak tıkadığını sorguluyor anlatıcı. Sanayi harabelerinden, kızıl renkli fabrika atıklarının yuvalandığı nehirlerden, depolarda unutulmuş hurda yığınlarından, insan eliyle çevrenin kirletilmişliğinden bahsediyor. Kim bilir doğanın kurtuluşu belki de yine doğa eliyle olacak, şiddetli yağmurlarla dünya temizlenecek, yeryüzü böylece huzura kavuşacaktır. “Dönüş”: Yeniden doğuş Anlatıcının “Dönüş”teki motivasyonu, insanın içsel yolculuğunun sonunda aradığı arınma ve affedilme çabası. Bu öyküde varoluşsal bir hesaplaşmayla, derin bir vicdan azabıyla karşılaşıyoruz. Teolojik katman; arınma, kurtuluş ve merhamet talebi olarak karşımıza çıkıyor. Karakterimiz sanki babasıyla değil de Tanrı’yla konuşuyor. Kış mevsimi evine geri dönen kahramanımızın önünde yeniden doğma imkânı var. Tabii yol boyunca edindiği deneyimleri doğa lehine iyi bir şekilde kullanmak isterse. Yoksa aynı döngü içine hapsolması da olası. Tuncer Erdem on üç öykünün başının ve sonunun birbirine bağlandığı çember anlatıyla döngüsel bir yapı sunuyor. Kötü Tabiat, İyi Doğa’dan bulabileceklerimizin biz okurların hayatla kurduğumuz ilişkiyle yakından alakalı olduğunu düşünüyorum. Ve yazar adına bir soruyla bitiriyorum yazıyı; alacağımız kararlar, atacağımız adımlar kötü tabiatımıza mı yoksa iyi doğaya mı hizmet edecek?
Kötü Tabiat, İyi DoğaTuncer Erdem · Yapı Kredi Yayınları · 202341 okunma
·
117 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.