Martin Eden'i okumak, deforme aynalarla dolu bir odada bastırdığım tüm gölgelerimin farklı varyasyonlarına bakmak gibiydi. kendimi onun ruhuna fazla kaptırmamak için arada bir ara verip soluklanmam gerekti.
yine de bu kadar içselleştirdiğim bir karakterin ölümüne Brissenden'in ölümü kadar ağlamadım. Brissenden, bir avarenin rastlayabileceği en güzel ve en acı tesadüftü. kim bilir evlerin, otellerin odalarında bu dünyanın ve getirdiği her türlü hastalığın pençesinde ölüme yürüyen veya düşleyen kaç tane çaresiz ruh vardır?
bu kitap üstümde bir ölüm haberi alındığında mideye oturan o garip ve tarif edilemez his gibi bir etki bıraktı.
sanki ruhumda bu sefil yaşamda hayatta kalma gücünü yitiren, kendini ölümün serin sularına bırakan tüm canların gölgesini taşıyorum bu gece.
"...
bitirdim ben
koydum lavtamı kenara
eskiden bülbüller gibi erken
çiy düşmüş çalılarda öterken
kestim artık sesimi
yorgun bir ketenkuşuyum şimdi
dudağımda ezgiler bitti.
öttüğüm zamanlar geçip gitti
bitirdim ben
koydum lavtamı kenara."