·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Temmuz 2025 01:13 "GÖZLERİNİ KAPAR KAPAMAZ, uykunun serüveni başlıyor."
Uykunun serüveni mi, hayatın bu durağan, ilerlemeyen, ilerleme adına hiçbir gelişme kaydettirmeyen, yaşanılamayacak, yaşama hevesi bırakmayacak hali mi başlıyor?
Çok anlamsız bir cümle oldu belki, bilmiyorum, ama bu kitap bende tam olarak bu hisleri uyandırdı. Bıkkınlık, sıkılganlık, hissizlik. Yaşama hevesi olmayan bir insanın, yaşamı artık süregelmiş ve süregelen, süregelecek olan bir zaman tekrarından başka bir şey olarak göremeyen birinin bu zamana karşı koyamama, bir yerinden tutunamama durumu.
İkinci tekil şahıs diliyle yazılmış -daha önce, unutmadıysam eğer, bu bakış açısından kitap okumadığımdan farklılık güzeldi-, gayet açık ve kısa bir roman. Birçok yerde yorucu denildiğini gördüm. Bence yorucu ya da ağır değildi. Aksine kitabı okurken yorulmaktan ziyade kendi düşüncelerimde kayboldum ve -belki de kendi başıma olup düşündüğüm zamanları sevdiğim için- okudukça rahatladım.
Sürekli düşündüğüm konulara benzer şeyler işlenmişti isimsiz karakterimizde. Örneğin, yaşamak nedir? Yaşamayı biliyor muyuz? Ne yaparsak, hayatımızı nasıl idame ettirirsek gerçekten yaşamış oluruz?
Sahi, bu sorulara alelade değil, gerçekten cevap verebilir miyiz kendimize?
Benim düşünüp durduğum bir husus vardır hep yaşamak konusunda. O da yaşamayı bilmediğimizdir. Belki hem basit hem yanlış bir düşünce, bilmiyorum. Muhtemelen yalnızca şu yaşımda düşünüp durduğum, kafama taktığım şeylerden. Ve muhtemel ki, yararsız veyahut saçma. Ancak bunu bu kitapta da gördüm.
"Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun." (sayfa 18)
Ve belki de bu keşif yaşama sevgimizin, yaşama isteğimizin bittiği yerde başlıyordur.
"Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor." (sayfa 18)
Ve buna rağmen yaşarız. Daha doğrusu yaşadığımızı sanarız. Bu isimsiz karakterimizde olduğu gibi, rüyada değil, gerçekte değil, uyku uyanıklık arasında yaşarız hayatı. Karakterimizin yaptığı gibi bütün gün kart oyunu oynayarak, komşunun ne yaptığını seslerden işitip kafanda senaryolar kurarak değil belki ama bunu daha bağlılıkla, daha açık olduğu halde görmeyen gözlerimizle ekran karşısında yaparız.
"Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu." (sayfa 32)
Üstüne düşünülecek sözler olduğunu düşünüyorum. İnsan olmanın bedeli ve zorluğu hakkında konuşuruz hep ama insan olabildik mi diye sormayız kendimize? Etimizle, kemiğimizle, zihnimiz ve ruhumuzla insan olabildik mi? Yoksa insanın kurdu mu olduk bir insan olarak?
Ya da karakterimiz gibi yansızlığı mı seçtik bu hayatta?
"Ne bir aşama sırası, ne bir tercih. Dingin bir kayıtsızlık seninki: Gri rengin üzerinde hiçbir boğucu his uyandırmadığı gri adam. Duyarsız değil, yansız." (sayfa 67)
Dünyaya, yaşama, hayata yansız olmak...
Hayata neresinden tutunacağını bilmeden geçen zamanda savrulup gitmek. Duyarsızlaşmak. Evet, duyarsız olmak.
"ZAMANLA, DUYARSIZLIĞIN inanılmayacak bir hal alıyor. Gözlerinde parıltıdan eser kalmamış, siluetin tam anlamıyla çökmüş. Bıkkınlıktan, burukluktan eser taşımayan bir dinginlik gelip yerleşmiş dudaklarının kenarına. Dokunulmaz biri olarak, giysilerinin ağırbaşlı yıpranmışlığı, adımlarının yansıdığı tarafından korunarak sokaklarda geziyorsun. Öğrenilmiş hareketleri yapıyorsun sadece." (sayfa 61)
Duyarsızlaşmak, yalnızlaşmak, içine kapanmak ya da kendine yabancı kalmak, istediğinizi söyleyin, bana göre bir insanın çaresiz, çözümsüz kaldığı en kötü durumdur bu; hayatı, yaşamı unutmak.
"Ölü değilsin ve ölüm bile seni kurtaramayacak..." (sayfa 73)
Hayatta olmaktan saydığım faaliyetleri de düşündürdü kitap.
"Yaşamını bir saat gibi kuruyorsun, sanki kendini kaybetmemenin, bir gün tamamen dibe vurmamanın en iyi yolu kendini gülünç işlere vermek, her şeyi önceden kararlaştırmak, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamakmış gibi." (sayfa 84)
Hobiler, etkinlikler, planlar, programlar... Bunlar mıdır bizi hayatta tutan? Hayatta sandığımız... Çok düşündüm, bir cevap veremedim kendime.
"Nice Robinson'lar, Roquentin'ler, Meursault'lar, Leverkhün'ler! İyi şeyler, güzel görüntüler, yalanlar: Doğru değil bu. Hiçbir şey öğrenmedin, tanıklık edemezsin. Doğru değil bu, inanma onlara, kurbanlara, kahramanlara, serüvencilere inanma!" (sayfa 99)
Hayatın gerçekleri diyeceğiz belki, belki karamsar düşünce diyeceğiz. Hangi bakış açısından baktığımıza bağlı. Bana göre hem gerçekler hem hilelikler. Hayatın olumsuz hileleri, çukura düştüğünde çıkmanın zor olduğu tuzaklar. Ama konunun sadedi, özel biri değildin, ve duyarsızlaşınca da olmayacaksın.
"Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı. Ölmedin. Delirmedin." (sayfa 102)
İşte bu yüzden hatırlatmakta fayda var,
"Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, her şey yeniden başlıyor, her şey başlıyor, her şey devam ediyor." (sayfa 103)
Biraz lafı dolandırdım ya da çokça yorumda bulundum, umarım açıklayıcı, en azından düşünce açısından faydalı bir inceleme olmuştur. Ben anladığım şekilde, bende uyandıran düşünceleri elimden geldiğince açıkladım, herkeste farklı düşünceler uyandırabilecek türden bir kitap.
Okuyacaklara iyi okumalar, ve unutmadan, zaman treni geçiyor ve durak yok, hayata bir yerden tutunmak zorundasın ;)