Adı:
Uyuyan Adam
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753422796
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Un Homme Qui Dort
Çeviri:
Sosi Dolanoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
İlk olarak 1990'da yayımladığımız Uyuyan Adam üçüncü baskısını yaptı. Georges Perec'ten, acı, umut ve doğruluğa dair bir roman... "İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."
(Tanıtım Yazısından)

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
(2. Basım Arka Kapak)
Topluma ayak uyduramayanların uyuyan adam olarak nitelendiği, ötelendiği ; düzene ayak uyduran otomatik beyinlerin, denileni koşulsuz yerine getirenlerin, ölmemek için yaşayanların uyanık kabul edildiği topluma karşı yapılmış ironilerle dolu bir fırçalama. Her bir kelimenin özenle seçildiği o kadar belli ki… Okurken cümleler su gibi akıp gidiyor ve siz kitabın bitmesini hiç istemiyorsunuz. Son zamanlarda okuduğum en iyi, kütüphanemin ince ama etkili kitaplar kısmında başlara oynayacak bir kitap.
Sorgulattığı şey sayısı kitaptaki cümle sayısından kesinlikle daha fazla. Kitabı okurken zihninizde şimşekler çakıyor ve kahramanın bulunduğu ortama gidip onunla beraber yaşamak istiyorsunuz. Onun gibi düşünmek, onun gibi yemek yemek, onun gibi görmek… Ama kitap bu işte, bittiği an kendi dünyanızla baş başa kalıyorsunuz. Ama emin olun kitaptakinden farklı bir dünyada yer almıyorsunuz.
Topluma ve sisteme yabancılaşan bir insansanız bu kitap size çok iyi gelecek. Perec kelimeleriyle sizi ele geçirmeyi çok iyi başarıyor.
Son olarak Perec'ten bahsetmek istiyorum. Edebiyatı laboratuvar gibi kullanmış garip bir yazardır. Her bir kitabında farklı bir teknik kullanmıştır. Örneğin içinde hiç "e" harfi kullanmadığı bir kitabı mevcuttur. Bu ve buna benzer çok farklı yazım şekillerine imzasını atmış, toplum kurallarına aykırılığıyla tanınan, ülkemiz insanı tarafından az bilinen ama kaliteli kitaplara sahip bir yazar. Herkese iyi okumalar diliyorum.
Uyanmak için uyumak gerekiyor. Uykudayız ama uyanmak o derece kolay değil. Oysaki biz ne zaman uykuya daldık hatırlamıyoruz bile. Yaşamımızda o kadar çok uyku getiren unsur var ki üzerimizden atamadığımız ağırlık ve sersemlikle tekdüze yaşamaya çalışıyoruz. Esasen uyuduğumuzun farkına varabilsek uyanmak o derece zor olmayacak düşüncesinde ısrar etmek istiyorum. Uykuda mıyız değil miyiz nasıl fark edeceğiz, bu hususta Perec yardımcı olacak mı dersiniz?

Bana göre Perec oldukça iyi bir iş çıkarmış kitabında… Kitap yerine roman demek isterdim lakin romana uzak bir yazımı var öyle ki karşısına almış bir kopya Perec, anlatıyor da anlatıyor sen şöyle yaptın böyle yaptın diye. Farklı… Bu sebeple bir türe yakın göremedim ben. Doğrusu kitabı okuyacak olursanız beni daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Perec, bir eylemsizlik ya da sessizlikle öyle ya yalnızlığı da eklemek gerekecek; yalnızlıkla, Dünya maskesini düşürsün diye gelip kendini bilhassa yazarımıza sunmasını bekliyor. Bir anlamda, Perec ’de kendi uyanışını tıpkı Kafka gibi bir sabah, eylemsiz bir uyanışla anlatmaya başlıyor. Böceğe dönüşmüyor da şiddetli bir algısal kırılma ile bir sınav sabahına uyanıyor. Uyumadığı halde kalkmıyor yataktan, henüz vakti varken bir eylemde bulunmuyor yani giyinmiyor, duş almıyor ya da tıraş olmuyor. Gündelik yaşamın anlamsızlığına bir darbe vuruyor. Gündelik yaşam, varoluş, zaman, dünya ve hissetmek üzerine sessiz ve eylemsiz bir direniş başlatıyor. Ve bu direnişle bir anlamda saydığım kavramları yok saymakla aslında bir hükümdarlık da başlatmış oluyor. Sonrasında kendi kurallarıyla yeni (gerçek) dünyada gezintiye çıkıyor ki hep yanında eski dünyanın anlamsız akışına eleştiriler savurduğu bir Perec var. Hani dedim ya yukarıda karşısına alıyor kopya bir Perec de anlatıyor diye aslında şimdi bir düzeltme yapmak gerekecek; yanında yol aldığı kopya Perec değil de uyuyan Perec olsa daha yerinde bir tabir olacak.

Tedavi önce hastanın, hastalığını kabul etmesiyle başlarmış. İşte bu nedenle uyanmak istiyorsak uykuda olduğumuz gerçeğini kabul etmemiz gerekecek. Uyanık olanların çevremizde gürültü yapması sinirimizi mi bozacak yoksa yeni bir güne başlamak için bir iyilik olarak mı göreceğiz bu gürültüyü? Tüm mesele bunun ayrımına varmakta olsa gerek. Keyifli okumalar dilerim.
Her türlü yoruma açık kitapları oldum olası sevmişimdir. Bir kitap illa da hayattaki bir sorunu temsil etmek ya da ona eleştiri yapmak için yazılmamalıdır. Yazılan eser her türlü yoruma açık olacak şekilde bir 'yazılar dizisi' de olmalıdır. Uyuyan Adam benim için bu türden bir eser. Bu türden eserlerde karakterlerin ismi, olaylar dizisi veya zaman öğeleri önemini yitirir. Tek önemli olan şey bu yazılar karmaşasından herkesin bir pay çıkarması olur. Uyuyan Adam'ın ismi belirtilmiyor (belki de ismi bile yok?) fakat tüm roman boyunca 'yazılar dizisi' ona hitaben yazılmış. Uyuyan Adam nasıl bir insan diye soracak olursanız verebileceğim bir cevabın olmayacağına, benim de onun gibi duvardaki desenleri incelemeye başlayacağıma garanti verebilirim. Çünkü Uyuyan Adam bildiğiniz türden bir roman değil.

Kitabın ilk bölümünde olağanüstü bir tasvir bölümü var. Şahsen bu ilk bölüm bile beni kitabı beğendiğime ikna etmeye yetti. Tasviri yapılan şey hepimizin bildiği bir yer. "Yer" olarak adlandırdım çünkü Perec'e göre de orası bir yer. Tasvir edilen yer bizim uykuya dalmak için beklerken gözlerimizi kapattığımızda görmüş olduğumuz karanlık. O karanlık düzlemde zaman zaman oluşan şekiller, karanlık uzamda istemsizce hareket edişimiz ve o uzamda uykuyu aramak için o an bize sonsuzmuş gibi gelen istemsizce yürüyüşümüz. Özellikle bu sahne tasvirini okuduğum anda hayatta kimsenin şahit olmadığı bir halimi, Perec en yakın haliyle anlatıyormuş gibi şaşırdım. Çünkü o 'uzam'ı yalnızca biz biliriz. Tıpkı eşyaların bizde uyandırdığı duygular gibi. Bir insan gül gördüğü zaman duygularını, onun yaşadığı gibi asla anlayamayız. Bu açıdan uykunun arandığı uzam da böyledir, o uzamı yalnızca biz biliriz. Fakat bunun tasviri ve de bu tasvirin benim uzamıma yakın oluşu okurken beni çok şaşırttı. Bu yüzden de daha baştan anladım Perec'in özel bir yazar olduğunu.

Tabii kitap sadece "uykudan önceki karanlık uzamı" anlatmıyor. Kitap boyunca devam eden bir durağanlık hali mevcut. Bir örnek verelim mesela: Yarın, yani cuma günü çok önemli bir toplantınız ya da sınavınız olsa ve bu sınav erken bir saatte olsa ne yaparsınız? Muhtemelen akşamdan hepimiz geç kalmamak için alarm kurar, biraz da tedirginlik içinde o 'uzam'a giriş yaparız. Ama bir de bunun tam tersini düşünün; sabah alarm çalıyor, duyuyorsunuz ama kalkmıyorsunuz. Alarm sustuğunda ise yeniden uykuya bile dalmıyorsunuz, sadece duvarları izliyorsunuz. İşte bu hayattaki o koşuşturmaca denilen tuzağı atlatma yöntemidir. Hayattaki istemsiz koşuşturmacayı bir an olsun kıramıyoruz, kıranlar ise (varsa eğer bu kişiler) hemen toplum dışı damgası yiyerek dışlanıyorlar. Aylak oluyorlar ya da tutunamayan. Bu dışlanmanın Uyuyan ya da Uyuyanlar adı altında toplandığı bir eser Uyuyan Adam.

İnsanların sürprizsiz bir yaşamı sırf güvenliğinden dolayı tercih etmeleri de bolca eleştirilmiş. Aslında sorgulama kavramı dahi sürprizli bir hayata sahip olmakla aynı doğrultuda sayılabilir. Çünkü sorguladığınızda karşınıza ne çıkacağını çoğu zaman bilemezsiniz, bu da bir maceradır, sürprizdir. Normal hayat olarak adlandırdığımız çoğu şeyin uzağında karakterimiz. Fakat bu uzaklık aynı zamanda yok; çok yakın bir uzaklık bu, aslında hayatın kendisini yaşıyor karakterimiz. Dışarı çıkıp insanlar gibi yürüyor, eve geliyor, uyuyor, uyanıyor, uyuyor, uyanıyor. Fakat bunları tuhaf bir şekilde dıştan bakarak yapıyormuş gibi geliyor okuyucuya. Yani tıpkı toplumun dışladığı bir insanın tekrar toplumun içine girip onlara inat onlar gibi davranmasının ironik havası gibi bir havada yazılmış Uyuyan Adam. Bu da elbette Perec'in ustalığını gösteren bir diğer etmen.

Toplumsal düzene ayak uydur(a)mama kavramı roman boyunca irdelenmiş. Öyle ki, kitabın her bir cümlesi kendi içinde bir farklılık içeriyor. Hitap edilen kişiye sanki "toplum böyle yapıyordu ama sen böyle yaptın" benzeri cümleler kullanarak sesleniyor Perec. Tek tip insan düzenine belki de bu dinginlik içinde dahi karşı çıkıyordu karakterimiz. Düşünüyorum, bir dinginlik içinde bile sisteme karşı çıkılabiliyorsa eğer, insanları engelleyen şey ne? İnsanları sürü psikolojisine iten şey ne, kurtulmak bu denli kolayken? Perec belki de bunu da vurgulamak istemiş. Sistemin dışında olmak, işsiz veya tembel olmak anlamına da gelmez. O 'işşiz' insanlar 'işli' insanlardan köleleştirilme kavramının daha çok farkında ise bu işsizlik olmaz. Bu durumda 'işli' olan 'işsiz' konumuna düşer. Tıpkı uyanık olanların aslında uyuyan, Uyuyan'ların da uyanık konumunda olduğu gibi.

Her birimiz uyuyan bir insan olduğumuzu iddia edebiliriz, belki de daha derin uyumak ve o uzamı daha çok yaşamak adına Uyuyan Adam'ı bir okumalıyız derim. Daha derin uyumamız dileğiyle...
Uyuyan Adam, senin, benim ve bizim gibilerin vücut bulmuş halidir. Çünkü hepimizin içinde barındırdığı uyuyan, aslında zamanla perçinlenerek ölen kişiye hitap eder.

Kitap tamamen bir insan varoluşunu esas alıyor. Realist-Pesimist düşüncelere hâkim bir çok kişi de bu duyguları yaşamaktadır. Topluma ayak uyduramayan, kalabalıklar içinde boğulan, sessiz, kuytu köşeye geçince onları uzaktan izleyen ve hep, türlü fikirlerle her bir bireyi analiz eden kişinin dünyası bu. Aslında yaşadığı dünya Sabahattin Ali'nin dediği gibi: " gerçek dünyadan ziyade, kafasının içinde yaşadığı dünya."
Uyuyan adam, ismi gibi metafor, gerçek dünyaya uyuyor, yani bildiğiniz ayak uyduruyor işte. Yaşamak zorunda olduğu için yaşıyor. Ölemiyor da, çünkü bu da onun nezdinde bir yere varamamaktır.
Varoluş zaten budur, varolamamak. Hiçbir yere ait olamayıp, hiçbir yerde kendini bulamamak, Gittiği her yerde bir arayış harbine tutulmak, ama ne aradığını bilememek. Bilinmezlikte kaybolmak. Uyuyan Adam'da hep bunu yaptı, aradı, taradı, gezdi, gördü, ve ulaşamadı, mutlak tatminkarlığa erişemedi, sürüklendi fikirlerince, ne yapsa emanet gibi durdu hayatın bir köşesinde.
Kafka'nın dediği gibi: " Paltomu taşıyamıyorken ben, koskoca dünyayı nasıl sırtımda taşırım" bütün bir kitabın, özeti gibi cümle.
Perec'in tasvirleri o kadar güzel ki, kitap başından sonuna kadar betimlemelerden ibaret. Kişi, öğe yer, zaman önemli değil, tek önemli olan, değindiği nokta. Bunun ötesine çıkmıyor. Kimliksiz bir kişi üzerinden kendi hayatını anlatıyor sanki.
Ben ve benim gibilerde kendini bulduğu için seviyor ve 'anlamak' eyleminden öte anlıyorlar.
Her cümleyi, kafanızda düşünüp okuduğunuzda, 'bu benim dünyam' diyebiliyorsunuz.
Konusu, bir insan hayatının kesitleri olduğu için fazlasıyla geniş. Bu yüzden çok fazla üzerine konuşulur ve yazılır çizilir bir eser. Kitap için sıkıcı ve tekrara düşmüş derseniz, rutinliği anlatmak da rutinliği yaşatmaktan geçer.

Bir kaç noktada ele aldığı toplum tasviri, Küçük Prens ve Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin bilim kurguyla karışık ironiye aldığı toplum tasviri gibi, ki bu da günümüzdeki insanların vaziyetini birebir yansıtıyor. Oradaki Megatronların dünyası gibi her şey, çünkü Kapitalist düzende rutinlikten öteye çıkamıyoruz ve onun getirileriyle yaşıyoruz. Uyuyan Adam'da bundan yakınıyor. Sessizce, acı çekerek, kaçarak, kaybolmaya çalışarak.. Ama asla ölümü çare görmüyor.

Kitabı okurken bir çok kitap ve karakterleri aklıma geldi. Az da olsa benzettim ya da bana anımsattı. Yazar da esinlenmiş olabilir tabii. Camus'un Yabancı'sı, Gogol,un Palto'su, Kafka'nın Dönüşüm'ü gibi gibi.. Gregor Samsa'yla birebir özdeştirdim bile diyebilirim. Çünkü dediğim gibi, bu düşüncelere hâkim olan herkes bunları yaşıyor. Ve benim gibi, kitabın içinde kendini bulanlar daha bir seviyor.
Herkese iyi okumalar.....
“Georges Perec 1936 yılında Fransa'ya göçmüş Polonya Yahudisi bir ailenin oğlu olarak Paris'te doğmuştur. Babası Icek Judko Perec II. Dünya Savaşı'nın hemen başında cephede, annesi Cyrla Perec ise tahminen 1943 başlarında Auschwitz toplama kampında ölmüştür. Ayrıca üç aile büyüğünü de toplama kamplarında kaybetmiştir.”
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kısa bir bilgi
vermek zorunda hissettim kendimi.

Otobiyografi türünde bir eser denilmiş ama bana sorarsanız çok iyi psikoloji üzerine çıkarımlar yapılabilecek bir kitap. Sayfa sayısı az içerik olarak çok hacimli olan kitaplar arasında.

Okurken acaba Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’nı mi okuyorum ben acaba diye düşündüm. Bir kere kitabın başında ya da sonunda diye cümle kalıpları kullanamıyorsunuz. Neresinden tutarsanız orasıyla sürüklemeye müsait bir eser.

Depresif bir durumda yazılmış sanki. Bazen derler ya ocağın altı açık kapamam gerek biliyorum kalkıp kapatmaya gücüm yok diye tam olarak böyle işte. Benim de bu kitabı okudum ama inceleme yazmaya gücüm dermanım yok kendimi zorluyorum. Yanlış anlaşılmasın sevmediğimden veya iyi bir eser olmadığından değil ne yazarsam yazayım bu adamı tanımlayamayacağımdan.

Bilinçli olma hali ile uyanıklılık farklıdır. Bilinçli olarak yürüyebilirsiniz, ders dinleyebilirsiniz, gezebilirsiniz ama uyanıkken zihniniz orada olmayabilir. Uyanık olmama hali bu adam icin tamamen zıt bir kavram. O kadar uyanıklılık haline geçmiş ki artık fazlasıysa farkında olduğu şeylerin sıralamasına hakim olamıyor.

Hangimiz küçükken karne iyi gelmediği zaman saatlerce halı deseni incelemedik ki? Normal zamanlarda görmediğimiz detayları gördük o halı desenlerinde. Kimse diyemez vay efendim ben tavana gözümü dikip bir süre öyle kalmıyorum diye doğal terapi yöntemi tavan izleme. Neyse burayı bağlayamadım.

Kitabı okurken kurguladığım tek şey Ağustos sıcağında bütün dünyanın farkında olup sadece cırcır böceklerinin seslerini duymak oldu. İçerden anan bağırır kalk yemek yapalım asagidan baban bağırır bu lanet olası bağ makası nerde? Her şeyin farkındasın ama o sesle tavanı izlemek daha iyi gelir. Şu an yatakta ve uyanık bir şekilde yazıyorum bu incelemeyi ama tam bir uyanıklılık hali mevcut değil birazdan kalkıp sigara içerken E-5 ten geçen arabaların içindeki insanlara bakıp hikayelerini yazacağım. İzmariti de arabanın üstüne atacağım hangi hikayeme denk gelirse.

Dikkat etmek ve farkında olmak bilişsel süreçleri kapsar ve gözle görülmesine gerek yok. Aklı beş karış havada dediğiniz insanların içinde bir uyuyan adam olabilir.
Bu kitapta bir adamın ve insanın ırkının genel davranışlarını konu alan binlerce hareketin genişletilmiş halini görebilirsiniz. Bazen insanın ruh hallerini tarif etmek imkansıza yakındır ama Perec o kadar çok gözlem yapmış ki adeta bir ruh birikimi ortaya koymuş. Polonya Yahudisi olan yazarın annesini küçük yaşta kaybetmesi onu yazarlığa iten sebeplerin ne kadar ağır şartlarda gerçekleştiğini çok rahatlıkla bu kitapta hissedebiliyoruz. Uyuyan Adamın gözlerin açık olsa da nasıl bir uyku içinde olduğunu öyle güzel anlatıyor ki, kaptırıp gidiyorsunuz. Diyalogsuz bir roman okuyacağınızı sanmayın anlatıcı uyuyan adamla bütün bir kitapta konuşmuş. Sadece konuşma çizgileri yok diyebilirim. Perec'in "Şeyler" romanındaki o yalnızlık hissini bu kitapta da hissetmeniz çok olası. Belkide yazarla tanışma fırsatını bu kitapla yakalayabilirsiniz.
Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. Ve oyun kâğıtlarının ya da kimi gürültülerin, kendine sunduğun kimi gösterilerin sana sağladığı bu yıpratıcı olmayan havada, anların heyecanından başka şeye yer vermeyen bu yaşamda, mükemmele yakın, büyüleyici, bazen de yeni heyecanlarla dolu bir mutluluk buluyorsun. Tam bir huzur içindesin, her an esirgeniyor, korunuyorsun. Çok mutlu bir parantez içinde,
hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun.
Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: Saatlerin ardından,
günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşaya duruyorsun...

Yazının insanın içine işleyişi, anlatımı, yalnız bir insanın derin düşünceleri, düşündürücü ve bir o kadar da tanıdık bazen..
Her bir cümlesi o kadar özenle seçilmiş ki aslında uyuyor gibi görünen adamın hepimizden daha ayakta olduğunu fark etmemek mümkün değil. Aksi takdirde hangi insan acıyı, yalnızlığı, umursamazlığı, yok oluşu bu denli içselleştirerek anlatabilir ki? Eğer dünyayı anlamlandıramadığınızı düşündüğünüz bir anda okursanız kitabı, tıpkı bana hissettirdiği gibi okuyana fazlaca "kendine dair" hissettirecek satırlar. Müthiş betimlemeler. Belki de uyuyan adam aslında dünyaya ve onun getirdiği karanlığa maruz kalmaktan yorulmuş, kendi içindeki yolculuğunda uyanık kalmayı seçmiştir...
Uyuyan Adam çatı katında, beş metrekareden küçük bir odada yaşayan yirmi beş yaşında bir öğrenci. Odasında; yatağı, giysi dolabı, kitaplığı, etajeri, nescafesi, çalar saati, iskambil kartları, başka ıvır zıvırları ve içinde her zaman çorap bulabileceğiniz pembe bir leğeni var. Bütçesi belli, o bütçeyle yapacağı harcamalar belli; ayda 500 frank, 50'si odanın kirasına gidince kalıyor ona günlük 15 frank ... Her gün uyuyor, yiyor, okuyor, sinemaya gidiyor, yürüyor...
Uyuyan Adam' ın en önemli özelliği kayıtsızlığı. Yalnızlık, sessizlik, hareketsizlik, saydamlık, varolmayışı öğrenebilmek, görmeden bakabilmek, duymadan dinleyebilmek, her şeyi unutabilmek ... diğer özellikleri.

Kitabı okurkenki ruh haliniz çok önemli. Mutluyken, dikkatinizi dağıtacak düşüncelere sahipken değil, yalnızken, mümkünse mutsuzken okunmalı bence. Yoksa Uyuyan Adam' ı anlayamayıp deli veya rahatsız filan sanabilirsiniz. Albert Camus' un Yabancı' sını okur gibi okuyamıyorsunuz, çünkü okuyucuyu kitaba olaylar değil, ikinci tekil şahsa hitaben yazılan ayrı ayrı cümleler bağlıyor. Bu sayede kendinizi Uyuyan Adam' ın yerine de koyabiliyorsunuz, belki de Georges Perec' in. Kitabın otobiyografik olduğu yönünde görüşler var ama bir kesinlik söz konusu değil.
Kitabın 1974 yılında çekilmiş bir de filmi var. Filmin yapım aşamasında Perec' inde katkısı var. Baş rol oyuncusunun tıpkı Perec' teki gibi üst dudağında bir yara izi olması ve bu benzerliğin oyuncu seçiminde belirleyici olmuş olması romanın otobiyografik olup olmadığını daha fazla düşündürtüyor.Filmin kitaptan bir farkı yok gibi. Kitaptaki cümlelerin çoğu aynen kullanılmış. Sanki Fransızca konuşan bir kadın kitabı okuyor, bir oyuncuda okunanı canlandırıyor gibi. Altyazılı izleyince kitabın kısa versiyonunu okumuş gibi oluyorsunuz. Kayıtsızlığın canlandırılmaya çalışılmış hali diyebiliriz herhalde.
Bu kitaba önce kendim gibi sonra Perec gibi bir inceleme yazacağım.

K.G:
Çok karmaşık bir duygudurum anıma denk geldi bu kitap ve daha da karmaşıklaştırdı ruhaniyetimi.(Bu yüzden ki bir çırpıda tüketemedim.) Ali Lidar okurken Perec'ten bahsetmesi ve eş zamanlı olarak bu kitabı okuyor olmam da çok etkiledi beni. İnce ama sarsıcı bir eser. Aman diyeyim karışık bir kafa ile okumayın kafanız bozuksa daha da bozabiliyor.

P.G:
Umursamazlığı ve hissizleşmeyi anlatıyor bu kitap. Aynı zamanda yalnızlığa çağırıyor sizi. Sırılsıklam olacağınızı bilseniz de sokağa çıkarıyor yağmurlu havada. Tek başına kaç el tilt oynayacağınızı söyleyebiliyor.
Beriki yandan ise kayıtsız kalmanın sana hiçbir şey öğretmediğini söylüyor. Yalnızlıktan şikayet ediyor. Hiç bir mucize olmadı diyor; İki yüzlülüğünü ortaya çıkarmak dışında.
Bütün bunlara rağmen ölmedin, dirilmedin diyor.
Düş gören biri gibi konuşmaktan vazgeç diyor Perec.
Ve kitap bittiğinde sen sokakta yalnız ve ıslanmış bir şekilde korkuyorsun.
Yağmurun dinmesini bekliyorsun.
Toplumsal baskı altında ezilmeyi, başkaları ve sistem tarafından planlanan hayatımızı anlatır. Antikahramanımız tam bir uyumsuz; aylak adam gibi, yabancı gibi ve davranışlarının önceden belirlendiğini düşünür. Hayatın anlamını/anlamsızlığını, hiç neden demediğimiz günlük telaşların gereksizliğini, her gün karşımıza çıkan çelişkileri sorgulatan kitap. Bunu da kahramanın kayıtsızlığıyla yapıyor. Pembe leğendeki ölü balıklar gibi duran kirli çoraplar belki de erteleyip biriktirdiklerimiz. İkinci tekil şahıs ile yazılmış kitap "sen" e sesleniyor, okuyanı uyandırmak ister gibi. Kitabın sonunda ise bir ters köşe bizi bekliyor. Kayıtsızlık bir işe yaramaz vazgeçmekten de vazgeçer insan...
İncecik olmasına rağmen dolu dolu ve başucu kitabı olmaya aday.
Herkese iyi okumalar, sevgiyle kalın
Kendi dünyasında uyuyan ama gözleri açık bir adam...Öyle bir adam tanımak istiyorsanız o adam bu kitapta.Tanışın, pişman olmayacaksınız.
Bazen saatlerce bir ağaca bakarak öylece duruyorsun, onu betimliyor, didik didik inceliyorsun; kökleri, gövdeyi, dalları, yaprakları, her bir yaprağı, yapraktaki her bir damarı, sonra yeniden her bir dalı inceliyorsun, ve böylece, aç bakışının ısrarla görmek istediği ya da yarattığı ilgisiz biçimlerin sonsuz oyunu sürüp gidiyor: surat, şehir, labirent ya da yol, armalar ve atlı seferler. Algıların geliştikçe, giderek daha sabırlı ve daha esnek oldukça, ağaç paramparça oluyor ve yeniden doğuyor, yeşilin binbir çeşidi, aynı ama yine de farklı binlerce yaprak. Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlakı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü - bu eski eğretilemelerden hala kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer - bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu su götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla asla diyaloğa girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir., ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Köpeklerin tanrısı, kedilerin tanrısı, yoksulların tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden?

Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin?
Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketlerde...
Kesin, mantıklı olmak gerek. Yöntemli hareket etmek. Belli bir anda, ne pahasına olursa olsun durmayı, düşünmeyi, durumu iyice tartmayı bilmek gerek.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uyuyan Adam
Baskı tarihi:
Şubat 2013
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753422796
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Un Homme Qui Dort
Çeviri:
Sosi Dolanoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
İlk olarak 1990'da yayımladığımız Uyuyan Adam üçüncü baskısını yaptı. Georges Perec'ten, acı, umut ve doğruluğa dair bir roman... "İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."
(Tanıtım Yazısından)

İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
(2. Basım Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 344 okur

  • n.
  • aptalkuş
  • Bahadır Demirbaş
  • Fuat Can Gevri
  • Rıza
  • Sema Afak
  • Eda Öztürk
  • Ömer F.
  • Zeliha Eldem
  • SihirliFlut

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3.9
14-17 Yaş
%2
18-24 Yaş
%32
25-34 Yaş
%45.8
35-44 Yaş
%9.2
45-54 Yaş
%2.6
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%2.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%53.2
Erkek
%46.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.9 (41)
9
%33.6 (46)
8
%21.2 (29)
7
%5.8 (8)
6
%5.1 (7)
5
%2.9 (4)
4
%0.7 (1)
3
%0
2
%0
1
%0.7 (1)

Kitabın sıralamaları