Adı:
Şeyler
Baskı tarihi:
4 Şubat 2016
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753421973
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Les Choses
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Jérôme ile Sylvie, özgürlüklerinden hiç ödün vermeden her şeye sahip olmayı düşlerler. Oysa öğrencilikten çıkıp daracık odalardan, "bir pantolon, bir kazak"tan, kötü yemekhane yemeklerinden kurtulmanın ve düşledikleri yaşama ulaşmanın bir bedeli vardır. Nesnelerle örülü yaşam giderek daha da ulaşılmaz bir imgeye dönüşür.Georges Perec, dördüncü basımını yaptığımız Şeyler’de, 60’lı yılların, Jérôme, Sylvie ve arkadaşlarının bu hikâyesiyle Fransız toplumunun keskin bir betimlemesini veriyor. Oysa her şey ne kadar da tanıdık...
112 syf.
·7 günde·5/10
Şeyler...

Bahçeli evler, otomobiller, çini vazolar, antika eşyalar, deri koltuk takımları, ipek eşarplar, pahalı seyahatler, sinema biletleri, pikaplar ve geriye kalan her şey...

Hepsinden ve hiçbirinden biraz var hayatımızda... Tanımlamak çok zor onları, hayatımızın neresine koymak gerektiğini kestirmek güç ya da verdigimiz kararların alınmasındaki rollerini tespit etmek neredeyse imkansız...

Araçların amaçlandığı bir çağda, somutlaşan bir zamanın (-belki de kayıp bir zamanın) izinde, bir gün mutlaka gelecek olan ama geldiğinde de aceleyle geçmişe kovalayacağımız bir geleceğin içinde, şimdiki zamanı halının altına süpürerek adına yaşam dediğimiz ve gittikçe soyutlaşan bu karanlık kuyuda şeylere olan bağımlılığımız; tıpkı rengarenk bir tablonun tuval üzerindeki ilk eskizleri gibi zamanla silikleşen, renklerin altında kaybolan, dahası, yakına gelindiğinde o renkli dünyaya hiçbir katkısının olmadığı farkedilen insanın değersizleşmesi, yoksunlaşması, huzursuzluğu bir yaşam biçimi haline getirmesi noktasında oldukça hızlı ve hiç olmadığı kadar aleni bir şekilde bizi kontrolü altına alıyor...

--------------------

Kitaptan yaptığım ve neredeyse kitabın kısa bir özeti sayılabilecek şu alıntıya belki denk gelmişsinizdir;

“Çok şey vaadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.” #62209606

İnsan düşünmeden edemiyor; biz hep böyle gergin insanlar mıydık yoksa algılarımıza oynayan ve asla ulaşılamayan dünya nimetleri mi bizi bu kadar geriyor? Özünde bir besin zinciriyle sadeleştirilen ihtiyaç hiyerarşisi günümüzde zincirlerinden kopmuş bir vaziyette ve kopardığı zincirle yüzümüze sırtımıza (artık neresi denk gelirse) vura vura bir motorsiklet çetesi gibi çevremizde daireler çiziyor...

Şeyler kimi zaman bir Tanrı kimi zamansa bir Şeytan gibi üflüyor ruhumuza... O yüzdendir ki, Tanrı’ya inananlar da, şeytanın izinden yürüyenler de çoğu zaman eşitleniveriyor şeylerin karşısında... En muhafazakarımız, en sekülerimiz, en dindarımız, en liberalimiz, en sosyalistimiz, en bohemimiz, en entelektüelimiz, şeylerin açtığı bir patikada birbirimizin omuzlarını tutarak, kenetlenerek, birlenerek düşe kalka yürüyoruz birer köle gibi...

Köle gibi ama ayağımızda pranga yok... Köle gibi ama arkamızda bizi gözetleyen, sırayı bozunca kırbaçlayan kimse yok... Köle gibi ama tek tip bir kıyafet yok üzerimizde, tam tersi her birimiz birer moda ikonu gibi ışık saçıyoruz etrafa...
Efendisiz bir kölelik; tamamen kendi irademizle, her yönüyle meşru, kefaletle satın alınamayacak kadar sahiplendiğimiz, gerçek bir esaret yolculuğu...

------------------------

Perec’in penceresinden manzaraya baktığımızda insanları iki kutba ayırmak mümkün (iki tarafa veya sadece ikiye de diyebilirdim ama içinden geçtiğimiz çağın popüler jargonunu kullanmayı tercih ettim); ilk kutupta, düzenli bir iş ve maaş sahibi olan ama anlık ihtiyaçlarını ve yaşama sevincini zaman yokluğundan dolayı sürekli ertelemek zorunda kalanlar var... Diğer kutupta ise, geçici işler edinerek kazandıklarını anlık zevklerine harcayan, ve bu anlık zevklere değer yükleyen, gelecek belirsizliğinin doğuracağı kaygıdan dahi bir haz duyabilen, kısacası hayatı gelişine yaşayanlar yer alıyor...

Kitap, ikinci kutbun iki genç temsilcisi, Jerome ve Sylvie çifti üzerinden ilerlese de bu iki seçim (veya zorunluluk) arasında kırmızı çizgiyle çekilmiş bir övgü veya yergi yazar tarafından ön plana çıkartılmıyor... Her iki yaşam tarzının getirileri ve götürüleri satır aralarına serpiştiriliyor... Öyle ki, günümüzde de pek çok sevilen, öykünülen, ortamlarda bir imaj olarak yüklenmeye çalışılan ‘carpe diem’ (anı yaşa, günü yakala) mottosu, kitabın akışında da görüleceği üzere, kalıcı bir mutluluk sunmadığı gibi kahramanlarımızı zaman zaman tercih edilmeyen diğer yaşam biçiminin sınırlarına zorunlu bir ziyareti dayatıyor...

Muhtemelen roller değişseydi de akışta değişen bir şey olmayacaktı. Yani Jerome ve Sylvie, SSK’lı bir işi olan, 9-6 mesai yapan iki efendi beyaz yakalı olsaydı da, buldukları ilk fırsatta ‘acaba mutluluk diğer tarafta mı’ diye mutlaka kafalarını kaldırıp şöyle bir bakacaklardı nehrin öteki yakasına...

---------------------

Kutupları birbirinden ayrıran sınır ilk bakışta para gibi görünse de (çünkü düzenli iş ve gelir sahibi olmak hem kitapta hem de gündelik yaşamda bir eşik gibi algılanıyor) üzerinde biraz düşünüldüğünde aslında paranın da nicelik olarak olmasa da nitelik olarak yetersiz kalabileceği durumların olabileceği konusunda ikna olmanız mümkün...

Çünkü ‘şeylerin’ baskısı, sizin yaşam biçiminize, kişisel zevklerinize, hayallerinize, hedeflerinize, ideallerinize aldırmaksızın hem bedeninizi hem de ruhunuzu yoğun bir radyasyon etkisine uğramış gibi etkisiz hale getirebiliyor... Satın alabildikleriniz veya alamadıklarınız, geçmişte almayı istedikleriniz, gelecekte almayı isteyeceğiniz her şey, asla içinden çıkamayacağınız bir labirentin içine sokuyor sizi... Yani paraya sahip olmak, alınabileceklerin alınmasına yetmiyor, bir nebze yetse dahi bu sefer de olunmak istenenler noktasında yetersiz kalıyor. Aynı şekilde paraya sahip olamamak da alınmak ve olunmak istenenler üzerine kurulan hayallere bir sınır getirmiyor... Sınırsız talep, sınırsız mutsuzluk...

Şeyler bir Tanrı gibi her an her yerdeler... Şeyler bir peygamber gibi sonsuz ve belirsiz bir mesaj ulaştırıyorlar zihinlerimize... Şeyler bir şeytan gibi hem kalbimizden hem aklımızdan hem de zaaflarımızdan yakalayıp kandırmak istiyor bizi... Kimi zaman hiçbir şey yapmamak için her şeyi yapabilecek enerjiyi buluyoruz içimizde... Kimi zamansa her şeyi yapmamıza rağmen hiçbir şeye sahip olamadığımızın acı gerçeğiyle yüzleşiyoruz...

Son bir soru; şeylerle mutluluğu yakalayabilen biri var mı aranızda?

Herkese keyifli okumalar dilerim...
112 syf.
·3 günde·7/10
George Perec'i ilk defa okudum. Girişte yaklaşık 20 sayfa kadar evdeki eşyaların betimlemeleriyle geçiyor. O kısımları okurken biraz dikkatim dağıldı ve kitaba başlarda pek giremedim. Ama sonradan karakterler ortaya çıkınca konu ve kurgu yavaş yavaş belli olmaya başlayınca kitaba küçük bir kıvılcım çakmış oldu.

Konu Jerome ve Slyvia etrafında dönüyor. Bu iki karakterin daha önce yaşadıkları da anlatıldığı için karakterler hakkında oldukça doyurucu bilgiye sahip oluyorsunuz. Geçmişe Flash Backler yapılarak sürdürülen roman hayatın zorlukları ve bu iki karakterlerin bu durum karşısında bitmez tükenmez bir direniş göstermeleri sonucunda yaşadıkları çeşitli olayları konu alıyor. Perec'in diğer romanlarını da okumayı istiyorum. Olmazsa olmaz bir roman değildi ancak hanenize güzel bir artı yazar.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap hakkında inceleme yapmadan önce sizinle kitapla alakalı olacağını düşündüğüm bir anımı paylaşacağım:


Lise yıllarımda Felsefe Hocamla aramızda kısa bir konuşma geçti,o yıllarda tek derdimiz üniversite sınavı idi,sanki sınavı kazanırsak tüm dertlerimiz tümüyle bitecek diye düşünecek kadar hayalperesttik.çocuktuk...İşte bende yüz yüze ve sadece ikimizin olduğu bir ortamda felsefe hocama bunu dile getirdim çocuk saflığı ile üniversite sınavını kazansam da...diye başlayan bir sürü hayal ile devam eden cümleler...Hocam ise hafızamdan hiç silinmeyen bir cevap verdi bana: ''Üniversite sınavını bitirdikten sonra da dert bitmez,mezun olma telaşı,mezun olduktan sonra iyi bir işe girme endişesi,işe sahip olduktan sonra,toplum tarafından yapılan evlenme baskısı,evlilik içinde iken büyüklerden gelen çocuk yap baskısı,çocuk olduktan sonra onu büyütme-okutma-evlendirme...kısaca ölene kadar bir yığın dert,üzüntü,telaş peki kişisel özgürlüğe,kişisel heveslere ne olacak ? '' demişti.


Yine kitap ile alakalı internet sitelerinde okuduğum bir yorumu sizinle paylaşayım:

GENÇ iken(Üniversite yılları) (Güç var,zaman var,ama para yok)
ORTA YAŞLARDA(Çalışma Çağında ) (Para var,güç var ama zaman yok)
YAŞLI iken(Emeklilik yılları) (Para var,zaman var,ama güç yok)

(zaman sözcüğü burda boş vakit anlamında kullanılmışken güç sözcüğü ise sağlık-kuvvet anlamında kullanılmıştır,paradan söz etmeye gerek yok maalesef hepimiz onun ne olduğunu biliyoruz )



Bu kısımdan sonra SPOİLER içerir !


ŞEYLER kitabında genç evli çiftimiz,zenginlik hülyaları kurmaktadır herkes gibi.İleri de şunlarım şunlarım olsun diye tatlı hayallere dalarlar.Bu amaçlarını gerçekleştirmek için karşılarında iki yollları vardır ya herşeyden feragat(mümkün olduğunca para harcamaksızın) edip hiç dinlenmeksizin çalışmak(boş vakitten feragat edip) ya da arasıra kaçamaklar yapıp,günü yaşayarak ara sıra parada savurganlık yapmak ama tatlı düşleri her daim diri tutmak.Çiftimiz GÜNÜ(ANI) yaşayarak ikinci yolu seçiyorlar(CARPE DİEM-ANI YAŞA)


İlk yolu seçenler zamanla yaşlanırlar ve istediklerine ulaşsalar bile hayallerine ulaştıkları anda yaşlı olacakları için ulaştıklarının keyfini süremezler.


Genç çiftimiz gibi İkinci yolu seçenler ise hiçbir zaman isteklerine ulaşamazlar,anın getirdiği zevklerle avunurlar.Aynı zamanda çiftimiz genç iken bazı siyasal olaylara karışırlar az da olsa sisteme karşı bir mücadelenin yapıldığı eylemlerde bulurlar kendilerini.Ama bu hırs-mücadele azimleri de kısa zamanda söner.


Aslında bu noktada yazar hem burjuva özentimizi eleştirerek dile getirirken hem de her iki yolunda hatalı olduğunu belirtiyor.Reklamlar bizi hiçbir zaman sahip olamayacağımız(yatlar-katlar...) şeyleri özendirir.Oysa basit İktisat deyimiyle dünyadaki şeyler(para-maddiyat) sınırılıdr,ancak sınırlı sayıda zengin vardır,günümüzdeki gibi kapitalist bir sistemde herkesin zengin olması asla mümkün değildir ki ! İşte sistemi yönetenler bunu biz fakirlerden çok daha iyi bildikleri için bizi reklamlarla kandırarak bizim zenginlik hayallerimizi gündemde tutarak bizi sisteme adapte olmaya davet ederler.Yazar bu eleştirilerini de satır aralarına gizlemiş.


Modernizm ve konforizm eleşitrisi yapan yazar aynı zamanda bizim asla gerçekleşmeyecek burjuva özentimize,tüketim köleliğimize de atıfta bulunur.Bu eleştiriyi yaparken ise ŞEYLER yani yaşamımıza yön veren NESNELER ve onların bize etkisini vurgulayarak anlatır.


Evli çiftimiz yaşamlarında değişiklik yapmak için TUNUS'TAKİ bir iş teklifine evet derler ve yaşamlarını bir süre orada devam ettiriler(MONTAİGNE kendinden kaçamazsın çünkü her gittiğin yere kendini de götürürsün der yazdığı denemelerde).Bu kısımları da çok beğendim,NOSTALJİ özlemi,yabancı bir ülkedeki UYUM SORUNUNU çok iyi anlatmış yazar.Çiftimiz yine umduğunu bulamaz,yine hayeller,hiç bitmeyen umutlar...



Tatar Çölü kitabını bu kitaba çok benzettim şu açıdan,her iki kitapta da ilk gençliğimizde ilk yaşama mücadelesine adım attığımızda hiç gerçekleşmeyecek çocukluk hayallerimiz,sonra ise yetişkinlik istekleri...sonunda ise ölüm.Ama ŞEYLER kitabı bana daha derin bir kitap izlenimi bıraktı,NESNELER ve onların yaşamımıza etkisini güçlü bir şekilde esere yedirdiği için ŞEYLER kitabını daha çok sevdim.


ŞEYLER kısaca hepimizi anlatır,dünyayı anlatır,yaşam mücadelesini anlatır.Hayallerimiz ,arzularımız ve bunların ne kadarına sahip olabileceğimizi sorgular.
112 syf.
·7 günde
Kitabın ilk sayfalarındaki "şeyler" bombardımanı İle okuyucuyu özellikle bu kadar boğulmuş gibi hissettiriyor Perec. Neden? Amacı bu kadar çok şeyden bahsederek, şeylerin denizinde boğulmak üzere olan ama farkında olmayan insanı uyandırmak! Bunu anlamak için kitabın sonuna kadar okumak şartıyla tabi.

Burjuva olmak isteyen ama bir yandan da özgür ve bohem hayatın tadına varmak isteyen insanları kategorize etmeye çalışıyor görünse de aslında her iki yaşam tarzının da olumlu ve olumsuz yanlarına çok güzel dokundurmalar yapıyor satır aralarında. Yıllar öncesine ait gibi görünen yaşamların günümüzdeki yaşam şekilleriden farklı olmadığını görüyoruz şaşırarak. İnsan değişmiyor ki özünde...

Kelimelerle dans eden, daldan dala atlar gibi görünürken zihnimizde gizli bir tutarlılık yaratan bir yazar Perec. Paris ve Sfaks karşılaştırması ile alelade bir karşılaştırma yapıyormuş gibi sanılsa bile Doğu- Batı, Modern- Geleneksel, Hızlı- Yavaş, Burjuva- Emekçi vb. pek çok karşılaştırmayı da hissettirir bize. Karakterleri ne kente ne taşraya uyum sağlayabilmişlerdir. Çoğu uyumsuz gibi...

Askerliğe yönelik düşüncelerini okurken, babasını II. Dünya Savaşı'nda annesini ise esir kamplarında kaybettiğini öğrendikten sonra daha anlayışla yaklaşıyor insan ister istemez. Elbette tecrübelerini yansıtıyor eserlerine doğal olarak.

Sorgulatıcı ve sorgulayıcı bir eser!
Hayatın üzerinde çok durmadığımız, durmaktan çekindiğimiz kısımlarını ortaya koymuş; halının altına süpürdüğümüz acabaları, halıyı silkelemek suretiyle, ortalığı toz duman etmiştir. İyi etmiştir!
112 syf.
Yazarın, okumayı düşünenler için, başlangıç kitabı olabilir. Kitap tamamen tasvirlerle betimlemelerle dolu, ama bunu o kadar güzel yazmış ki hiç sıkmıyor, bir seferde okunabilecek bir kitap. Yazarın kitabı 20 li yaşlarda yazdığı söyleniyor.
Kitabı okurken toplum eleştirmesi diye okuyorsunuz ancak kitap hakkında Perec'in uyarısı sizi bu algıdan vazgeçirip olayın içine atıyor. Perec kitap ile alakalı 'Tüketim toplumunu topa tuttuğumu düşünenler kitaptan hiçbir şey anlamamışlar.' diyor.

Ayrıca kitabın tanıtımında 60 lı yıllar bahsi geçmese ve içerisinde o dönemin bir savaşından bahsetmese, kitaba 2000li yılları anlatıyor diyebiliriz. Çünkü kitabı okurken, kendi yaşantımı kitapta. Sokaklarını kara kalabalıkların doldurduğu, muhteşem yalnızlığımızı nasıl topluca yaşadığımızı, çok bilmiş film eleştirmenliklerimizi, hayvanlar gibi okuyup yine mutlu olamamayı, öğrenci evlerini, birikmiş kitap yığınlarını buldum.
Eğer bir kez okuduysanız ikinci kez okunmasında fayda var bence.
112 syf.
·3 günde·4/10
Yine betimlemeler denizinde yüzdüren bir kitap. Çok yoruyor beni böyleleri ve konuya odaklanamıyorum maalesef.

Perec adını çok duydum ama sanırım yanlış kitapla başlayıp kendimi soğuttum.
112 syf.
·7 günde·7/10
Bu ilk Georges Perec okuyuşum.Perec bize "şeyler" ile aramızdaki bağı sıradan bir çiftin hayatı ile anlatmıştır.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki kitabın ilk sayfalarında eşyalara çarpmaktan başım döndü,yoruldum ancak kitap kısa olduğu için bir süre sonra bu sizi çok da rahatsız etmiyor,alışıyorsunuz.Karakterler Jérôme ve Sylvie.Hayatlarını anketörlük yaparak kazanan çift hem özgür olma hem de istedikleri her şeye sahip olma hayalindedir.Kitabın başından sonuna kadar çiftin paylaştığı evi,işlerini,ufak gezilerini okuyoruz.Bununla birlikte tüm bu sıradanlığa rağmen çiftin hiçbir şey yapmadan sahip olmak istediği "hep daha fazlası"nı görüyoruz.


Perec "şeyler"in bize nereye kadar gerekli olduğunu,mutluluk getirip getirmeyeceğini sorgulatmıştır.Eşyalarla olan münasebetimizden bahsederken hem toplumu hem bireyleri eleştirmiştir aslında.Karakterlerini de bu anlamda ikilemde bırakmıştır.


Georges Perec her ne kadar "Bu kitapta kapitalist toplumu eleştirdiğimi düşünenler bu kitaptan hiçbir şey anlamamışlar" demiş olsa da aleni bir şekilde tüketim toplumuna bir eleştiridir bu kitabı.Tüketimin artmasıyla daha doğrusu bizler bilinçsizleştikçe sonumuzun mutsuzluk olacağını gösterir.Kitabın sonundaki Karl Marx alıntısından da bunu anlayabiliyoruz.
"Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur.Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma,açık kolları sonuçta birleşen,ortaya serilmiş gerçektir."

Sanırım diğer kitaplarını okuyunca daha iyi anlayacağım Perec'i. Herkese keyifli okumalar.
105 syf.
Uzun zamandır aklımda olan bir yazardı Georges Perec. Ve ilk olarak (belli bir sebebi yok) ŞEYLER kitabını okumayı tercih ettim. Benim için iyi bir başlangıç oldu. Enazından hayatımda verdiğim mücadelenin nekadarında gerçek anlamda mutlu olduğumu sorguladım... Kitap, okuyana Mutluluk kavramını sorgulatıyor bir bakıma.
----
Kitabın arka kapağında 60 lı yılların bir hikayesi dese de -belki de güncelliğini koruduğuna dikkat çekmek içindir- günümüze de ışık tutuyor.Yazar, Jarome ve Sylvie çifti üzerinden toplumdaki tüketim hastalığını,orta sınıfın daha fazlasını isteyerek zenginliği mutlu olma aracı haline getirmelerini hem sisteme hem de bireylere yönelik eleştirilerle çok güzel aktarmış. Rahatlıklarından ve özgürlüklerinden ödün vermeden Mutluluğu maddede arayanların hikayesi bana göre. Hepimizden bir şeyler var kitapta. Ben çok sevdim Perec'i. Okumanızı tavsiye ederim. Son olarak yazarın da kitabın sonunda yer verdiği Karl Marx'a ait sözü paylaşarak yorumu bitiriyorum.

" Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma, açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir."
112 syf.
·8/10
Daha önce iki hatta üç defa okuduğum kitaplar oldu ama ilk kez bir kitabı bitirir bitirmez tekrar başa dönüp okudum. Çok başarılı, çok ince böyle tatlı tatlı mesaj veren cinsten. Her ne kadar 60lı yıllar ve Fransız toplumu dense de zamansız ve tüm dünya insanını anlatıyor bence. Var olmaya çalışırken isteklerimiz ve zorunda olduklarımız arasında sıkışıp kaldığımız bu düzende herkes tercihini yaşıyor aslında. Daha geçen gün bu konu üzerine düşünmüştüm hatta, bazı insanlar vardır çalışmayı modern kölelik olarak görür sadece günü kurtaracak parayı kazanacağı işlerde çalışır bazen hiç çalışmaz minimal bir hayat sürer. Bu yaşam tarzını seçenler bana hem cesur geliyor hem de aptal. Evet rahat bir hayat için çalışırken rahat bir hayat süremiyoruz en sonunda da rahat edecek halimiz kalmıyor ama düzen bu. Çalışmadan da olmuyor hepimiz çok iyi biliyoruz. Perec’in karakterleri benim cesur ve aptal dediğim cinsten ama Perec herhangi bi olumlama yapmıyor iki taraf için de. Onun karakterleri eşyalarımız olsun, zengin olalım, güzel bir evde oturalım istiyor ama yaşamın bir alışkanlık olmasını, “huzur dolu bir can sıkıntısı”na dönüşmesini de istemiyorlar. Eşyaları düşlüyorlar ama onlara sahip olunca canları sıkılıyor aslında hepimiz öyle değil miyiz? Sürekli elde etmeye çalıştığımız bir şeyler var bizi mutlu edecek sandığımız, hiç bitmeyen bir döngü. Bir şeylere sahip oldukça özgürlüğümüzün/dünyada kapladığımız alanın arttığını düşünürken aslında daha çok köleleşiyoruz. Ve evet hepimiz bunu biliyor ama değişmiyoruz! :)

50. Sayfa//“Ne yani -diyecektir çiçeği burnundaki genç adam- şiirleri, gece trenlerini, sıcacık kumları düşleyen ben, çiçekli kırlarda gezeceğim yerde, günlerimi bu camlı bürolar ardında mı geçireceğim, terfi etme umutları mı besleyeceğim, hesaplar mı yapacağım, entrikalar mı çevireceğim, isteklerime gem mi vuracağım?”
112 syf.
·7/10
Kitap iki bölümden oluşuyor. Ve bu kitap George Perec'in ilk kitabı ve ödül almış.
İlk bölümde harika bir yer betimleniyor. Uzun bir koridor güzel bir odaya çıkıyor. Odada kocaman bir yatak var. Raflarla dolu kitaplar var. Orada olmak istiyorsunuz. Eşyalar size güzel gelmeye başlıyor. İstediğimiz gibi bir hayat. Okudukça Jerome ve Sylvie'nin evi tamamen zihninizde beliriyor. Karakterlere ait çok az detay var. Okulu bitiremedikleri, sevgili oldukları vs.Mutfaktaki bir tavaya kadar nesneler betimlenmeye devam ediyor.Kendinizi eşyaların şeylerin içinde boğulmuş hissediyorsunuz, zenginlik sizi boğuyor. Bu kişilerin anketör olduğunu anlıyoruz. Sorular tamamen eşyalar üzerine duygulara insanlara yer yok.Bu makina nasıl çalışır? Daha iyisini alır mısınız gibi sorular soruyorlar.İş arkadaşlari ile konuşmalari eşyalar üzerine. Her şeyin en iyisine kendilerinin layık olduğunu her şeyi en iyi kendilerinin bildiklerini düşünüyorlar.Mutluluk bile sadece onlara yaşamları onlar için bir zafer ve asla kaybetmiyorlar kitapta bunu şu cümle ile çok güzel ifade etmiş" tükenmiş bir alem sonu hiçbir yer varmayan sıfırı tüketmiş bir dünyaydı bu.Yasamları zafer değildi,aşınmaydı, bozgundu." Bunun farkına vardıkları nokta ise arkadaşları ile tamamen aralarının bozulduğu an.
İkinci bölümde her şeyi bırakıp bir çöle gidiyorlar.Basit bir yaşamları var.Sylvia çalışmaya başlıyor ve her şey onun çalışmasına göre şekilleniyor birlikte Tunus'a gitme hayali kuruyorlar.Normal insanlar gibi yiyip içiyorlar.İkinci bölüm oldukça kısa ve sır olarak kalsın.
Sonunda Karl Marx'ın bir sözüne yer vermiş: Sonuç kadar araçta gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek
olması gerekir; gerçek araştırma, açık kolları
sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir. KARL
MARKS
112 syf.
·3 günde·8/10
“Medeniyetin bize sunduğu faydaların haddi hesabı yoktur.”
Yeter ki bilimden, üretimden güç alabilelim.
.
O gücü alamayanlar da olacaktı elbet.
.
60’lı yıllarda;
••engin isteklerinin felcine uğramış,
••mucizeden başka bir şey beklemeyen,
••sinirlenmeye, gergin, açgözlü olmaya yatkın,
••kendilerini zenginlik belirtilerine kaptırmış,
••kaygısız eğilimlere yönelmiş,
••bitmek bilmeyen eşya alma, yeme içme özlemi çeken,
••öğrencilikten yeni çıkmış, Jerôme ve Slyvie gibi...
.
30 yaşa sığdırılabilecek her şeyi sığdırmaya çalıştılar.
Özgürlüklerinden hiç ödün vermeden
her şeye sahip olabilmeyi düşlediler.
Peki 1960 Fransa’sı onlara bunu ne kadar mümkün kılmıştı?
.
KARL MARX’ın alıntısıyla sonlandırmış Perec
.
“Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur.
Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir;
gerçek araştırma,
açık kolları sonuçta birleşen,
ortaya serilmiş gerçektir.”
.
#Şeyler #GeorgesPerec #181119
112 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Perec'in Kayboluş'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Roman 60'lı yıllarda yaşayan bir çifti anlatırken betimlemeleri bol bol kullanmış, belki eşyalar ve yaşanılan ortam betimlemelerinden 60 lı yıllar olmasının bir anlamı olabilir ama anlattığı öz itibarı ile günümüzde de geçerli bir konu.
Genç çiftin yaşamlarını anlatırken, okuyucuya "kişisel özgürlükler mi daha önemli yoksa etrafımızda bizi saran sahip olduğumuz veya sahip olmayı istediğimiz/düşlediğiniz şeyler/hayatlar mı?" diye sorduruyor ve burjuva yaşamına bir özentinin (lüks ve pahalı bir yaşam isteyen herkes için) kişisel özgürlüklerin sonunu getirdiğini göstermiş. Tavsiye edilir.
Keyifli okumalar
istikrarsızlık ciddiyetten uzaktır; otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir yer edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Şeyler
Baskı tarihi:
4 Şubat 2016
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753421973
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Les Choses
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Jérôme ile Sylvie, özgürlüklerinden hiç ödün vermeden her şeye sahip olmayı düşlerler. Oysa öğrencilikten çıkıp daracık odalardan, "bir pantolon, bir kazak"tan, kötü yemekhane yemeklerinden kurtulmanın ve düşledikleri yaşama ulaşmanın bir bedeli vardır. Nesnelerle örülü yaşam giderek daha da ulaşılmaz bir imgeye dönüşür.Georges Perec, dördüncü basımını yaptığımız Şeyler’de, 60’lı yılların, Jérôme, Sylvie ve arkadaşlarının bu hikâyesiyle Fransız toplumunun keskin bir betimlemesini veriyor. Oysa her şey ne kadar da tanıdık...

Kitabı okuyanlar 380 okur

  • Alara yalcin
  • kelimeler albayım
  • Sezgin Kemal
  • Zenzero
  • Edward.Who
  • Sinan dilek
  • Bahar teksoy
  • Doğan Yalçın
  • Cemile Timurkaynak
  • Ömer Ökten

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.6
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%16.7
25-34 Yaş
%50
35-44 Yaş
%18.5
45-54 Yaş
%7.4
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%1.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.7
Erkek
%48.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%14.8 (16)
9
%13.9 (15)
8
%32.4 (35)
7
%18.5 (20)
6
%10.2 (11)
5
%5.6 (6)
4
%1.9 (2)
3
%0
2
%1.9 (2)
1
%0.9 (1)