Biz o inançtayız ki dünya ölçüsünde bir şiir lisânı olan Fransızcanın en gür sesli şairi Victor Hugo, o tannân ve raksân Fransızcasıyla söylemek isteseydi, "Süleymâniye'de Bayram Sabâhı" şiirini, belki de söyleyemezdi. Bugün Türkiye'de yeni Türk nesillerine ebediyen unutturulmak istenen dil, işte bu dildir.
Eski Türkçede, bizim "kanklı" diye bildiğimiz, bir "kangulug" kelimesi vardır. Aynı kelimenin Anadolu'da bize bir İstiklâl Harbi kazandıran, aziz adı, k a ğ n ı'dır. Türkçede yumuşak "ğ" ile biten birçok hecelerin "uzun hece" olduğunu anlamaya mecbûruz. Faruk Nâfiz'in, Anadolu dağlarını kağnı üzerinde aşan bir Türk kızı için söylediği:
Sanki vurmuş da onun bir kara sevda başına Kahramanlar gibi yalnız çıkıyor dağ başına
mısralarındaki dağ kelimesinin, sevda ile kâfiyelendirilmesi bundandır.
Nitekim Yahya Kemal'in:
Adalardan yaza ettik de vedâ
Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ
Seni hâtırlıyoruz Viranbağ
mısralarının son heceleri, Türkiye Türkçesinde birer kapalı hece değil, birer uzun hece'dir.
Kısaca, Türk dili tarihinde bu sesin sevilişi, vatan semâlarına, ince, uzun minâreler yükselten ve kızlarına Elif adı veren bir milletin estetiğidir. Dilimizde taş gibi bir kelimenin B e k t â ş î diye incelip uzaması; kurşun sesinde bir sözün k u r ş û n î âhengini alması, hep aynı yeni estetiğin neticesidir.
Mesela Arapçada "sahîh" diye bir söz vardır. Türk, bunu "sâhi" diye uzatıp inceltmiştir. Arapçada "sahlap" diye bir kelime vardır. Türk halk telaffuzu, buna "sâleb" demiştir. Arapça "na'na" kelimesinin Türkçede "nâne" telâffuzu da böyledir. Türk, "Salanikos" adlı bir şehir zaptetmiştir. Fakat bu adı beğenmemiş, zamanla, ona "Selânik" demiştir.
Selânik... Bu kelimedeki ince ve uzun "lâ" sesini, bütün dünyada Türkden daha güzel telaffuz eden bir başka millet yoktur. Başkaları buna "la" derler, "laa" derler, fakat kolay kolay "lâ" diyemezler. Bizim "lâle" deyişimizde, "ceylân" sesimizin güzelliğinde ve kendi "ala" kelimemizden inceltip uzatarak yarattığımız "elâ" sözünde, hep bu Türk "lâ"sı seslenir.