Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığında hemen konuşamazsın. Biraz içinde dolaşması gerekir. Kabuk tam da öyle bir kitap oldu benim için. Okurken sık sık durup düşündüm; kimi zaman kendime, kimi zaman anneme, geçmişe, sustuklarımıza, görmezden geldiklerimize daldım.
Kadın olmak… sadece biyolojik bir gerçek değil, yıllarca şekillendirilen, bastırılan, beklentilerle yoğrulmuş bir kimlik. Kitaptaki üç kuşak kadının hikâyesini okurken bazen öfkelendim, bazen içim burkuldu ama en çok da kendimi sorguladım.
Bir yanda annelikle kutsanmış ama kendi sesini yitirmiş kadınlar, diğer yanda geçmişin suskunluğunu taşımaktan yorgun düşmüş gençler. Her biri kendi kabuğuna sıkışmış, dışarıdan sağlam görünen ama içi çatlaklarla dolu…
Zeynep Kaçar öyle içten, öyle sade bir dille yazmış ki… Bazı cümleleri okuyup durdum. Altını çizdim, defterime yazdım, sonra yine okudum. Çünkü bazı cümleler sadece “iyi yazılmış” değildir; aynı zamanda seni yakalayan, seni seninle yüzleştiren cümlelerdir. Bu kitapta bolca vardı onlardan.
Şunu da fark ettim: Biz kadınlar bazen aynı acının farklı versiyonlarını yaşıyoruz. Annemizin suskunluğunda kendi korkularımızı, anneannelerimizin bakışlarında bize aktarılmış utancı, kendi öfkemizde ise kırılganlığımızı bulabiliyoruz. Ve o kabuk… bizi korumak için var zannediyoruz ama aslında bizi görünmez kılıyor.
Kabuk, bir kadının büyüme, kabullenme, sorgulama ve kendi sesini bulma yolculuğu.
Belki de hepimizin içinde ince bir çatlak var, bazen sadece doğru hikâyeye denk gelmek gerekiyor o kabuğu kırmak için.
Kitabı ilk okumaya başladığımda, özellikle ilk sayfalarda fazlasıyla body shaming içeren ifadelerle karşılaştım. Bu durum beni oldukça rahatsız etti. Yazarın bir kadın olması ve bir kadın bedenine bu kadar acımasız bir şekilde yaklaşması içimi burktu açıkçası. Kadınların zaten yıllardır dışarıdan gelen baskılarla mücadele ettiği bir dünyada, bir kadının kaleminden böyle cümleler duymak kolay değildi.
Ancak okumaya devam ettikçe, bu sertliğin aslında karakterin kendi iç çatışmalarından, psikolojik yaralarından ve bastırılmış öfkesinden kaynaklandığını fark ettim. Yani yazar, karakterin kendine dönük şefkatsizliğini bize bilinçli olarak sunmuş gibiydi. Bu bakış açısını geliştirdikten sonra bazı şeyler yerine oturdu. Yine de kitabın başında yaşadığım o sarsıntıyı göz ardı edemem.
Her şeye rağmen Kabuk, kendi içimize tuttuğumuz bir ayna gibi. Zor ama dönüştürücü bir yolculuk.
Ve belki de o kabuğu kırmadan, gerçekten kendimiz olamıyoruz.