Rachel Ingalls’ın Bayan Caliban’ı, aslında bir kadının içten içe boğulduğu dünyaya attığı sessiz bir çığlıktır. Görünürde evli, kibar, düzenli bir hayat süren Dorothy, kocasının ihanetine ve toplumun daraltıcı sınırlarına sıkışmış, görünmeyen bir yalnızlıkla sarılıdır. Kadın olmak, çoğu zaman susmaktır. Kabul etmektir. Beklemektir. Başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmadan yaşamaktır. Dorothy, bir sabah mutfağında, bir canavarla karşılaştığında ilk kez nefes alır.
Ama bu canavar, korkulacak bir şey değildir. Aksine, insanın bozulmamış yanını temsil eder. Larry, nefreti, yargıyı, beklentileri bilmeyen bir varlıktır. O, belki de Dorothy’nin özlemini duyduğu şeyin, şefkatli, yargısız, dokunur gibi duran bir özgürlüğün cisimleşmiş hâlidir. Bir kadının içsel haykırışının ete kemiğe bürünmüş hali.
Ve o haykırış, hepimiz için tanıdıktır. Çünkü bizler de bazen hayatımıza dışarıdan biri girse, bizi anlayan, dinleyen, gerçekten gören biri gelse diye bekleriz. Dorothy’nin Larry’ye duyduğu aşk, bir kaçış değil sadece. Bir özlem, bir kurtuluş, bir keşkedir. O ilişki, insanın içine sıkıştığı kimliklerin, rollerin, suskunlukların dışına çıkma arzusudur.
Dorothy, tıpkı bizim gibi, ne kadar uzağa koşarsa koşsun, gerçeklerden tam olarak kurtulamaz. Çünkü gerçekler, bizim dışımızda değildir. Bizim içimize yerleşmiş, yumuşak bir karanlık gibi yaşar. Larry’nin dünyası ne kadar çekici olursa olsun, sonunda kaybolur. Tıpkı düşler gibi. Tıpkı umut gibi. Tıpkı sevgi gibi, eğer yaşatmazsan...
Ve Dorothy yalnız kalır. Başta da yalnızdı, sonunda da yalnızdır. Ama bu sefer yalnızlığı bir tür farkındalıkla sarılmıştır. Artık başka biri olmuştur. Belki hâlâ mutfağında yemek yapıyordur ama yüreğinde yeni bir dokunuşu taşıyordur. Artık başka türlü susuyordur.