Kendine Tapan KadınSuat Derviş
Yeni bitirdiğim Kendine Tapan Kadın, beni derinden sarsan, düşündüren ve kendi hayatıma da ayna tutan bir roman oldu. Suat Derviş’in sade ama yoğun kalemiyle, Sârâ’nın iç dünyasını adım adım takip etmek, onun hem hırsla hem de derin bir yalnızlıkla örülü hayatını okurken zaman zaman kendimle, zaman zaman da modern dünyanın kadın-erkek ilişkileriyle yüzleştim.
Sârâ benim için öncelikle “tamamlanmamışlık” ve “eksiklik” duygusunun edebiyattaki somut hâli. Çocukluğunun yoksunlukları ona, asla gerçekten sahip olamayacağı doyumu ve güvenliği ömür boyu arattırıyor. Onun insanlarla kurduğu yüzeysel, hesapçı ilişkiler, aslında kendisini ve duygusal dünyasını hep “görünmez” kılıyor. Hayatının merkezine koyduğu “ben” ve o hiç dinmeyen tatminsizlik hissi, romandaki her satırda kendini gösteriyor.
Özellikle Sârâ’nın kadınlığı üzerinden verdiği mücadelede, hem toplumsal baskıları hem de kendi içindeki boşluğu ne kadar çarpıcı, ne kadar insani bir şekilde yaşadığını hissettim. Eril ve dişil rollere, güç ve sevgiye dair ikilemler, Sârâ’da adeta vücut buluyor. Erkeklerle ilişkisinde aradığı şey, saf bir aidiyet ya da gerçek bir sevgi değil; değerli hissetmenin kısa süreli hazzı ve onaylanma duygusu.
Roman bana, günümüz ilişkilerinde de sıkça rastladığımız “araçsal yaklaşım”, yani insanları tamamıyla amaçlarımıza hizmet eden varlıklar olarak görmenin getirdiği yalnızlığı düşündürdü. Kendini koruma adına kalın duvarlar ören, fakat bir yandan da onları aşacak gerçek, yakın bir bağ kurmaya muktedir olamayan bir karakterle yüzleşmek hem rahatsız ediciydi hem düşündürücü.
Suat Derviş’in ustalığı, Sârâ’yı yargılamadan, onun gerekçelerini, kayıplarını ve psikolojik sarmalını gözler önüne sermesinde yatıyor. Kitabı bitirdiğimde, zor geçmişlerin ve karşılanmamış ihtiyaçların insanı nasıl şekillendirdiğini bir kez daha anladım. Sârâ’nın yaşadığı eksiklikler, çoğu kişinin hayatında farklı derecelerde, farklı biçimlerde var.