Selamün aleyküm arkadaşlar,
Yazarımız Nurettin Topçu, klasik bir inceleme gibi yazarımızın eğitim hayatını sizlere satır satır sıralamak isterdim ama yazımızda anlamlandırmada işimize yarayan bilgileri bulacaksınız.
Nurettin Topçu Paris’te felsefe eğitimi aldı, ülkeye ilk adımını attıktan sonra Abdulaziz Bekkine ile tanışmış ve iletişimini sürdürmüştür. Zira bu tanışma, Nurettin Topçu’nun büyük yazarlar arasına adını yazmasının en büyük nedenlerinden biridir. Yazarımızın yazılarında bu tanışmanın izlerini göreceğiz (aşağıdaki atıflarda da görebilirsiniz). Hatta ve hatta yazarımızın dönemin şairlerine ve düşünürlerine getirdiği açıklamadan, Necip Fazıl Kısakürek ile Nazım Hikmet arasında, Necip Fazıl’ın çizgisine daha yakın olduğunu yazılarına derin bir açıklama getirecek kadar da hayran olduğunu anlıyoruz.
Edebiyat Yazıları 2; eserin okumada yaşanan zorluğu, yazarın dili ve eleştirilen/açıklama getirilen konunun mühimliğinden dolayı olduğunu düşünüyorum. Zira edebiyat üzerine yorum getirmek her dönemde zordur. Ama büyük bir karmaşa içerisinde yapmacıklıkla bocalayan ve geleneği sürdürmeye çalışan bir tahtaravalli sahasındaki yazar ve yazılan eserleri şahsında eriterek kıyas hükmüyle ele almak, hem bir cesaret timsali hem de davaya —ülkenin var oluş davasına— büyük bir katkı sunma çabasının örneğidir. Zira atıflarla anlamlandırmaya çalışmaz isek, bu yıkık dökük sistemin kölesi olmuş zat-ı alimiz safsatalardan ileri geçemez.
Yazarımızın Necip Fazıl Kısakürek’e daha yakın bir çizgide seyrettiğini söylememizi kitabın 113. sayfası, son paragrafın başı ile şöyle özetleyelim:
“Merkez Necip Fazıl’ın şiiri olarak alınmadığı için Cumhuriyet sonrası şiirimizin gerçek yorumu yapılamamıştır. Oysa Nazım Hikmet, içerden çıkan değil dışardan gelen, arûzu boyuna soyunup heceyi boyuna giyinmeğe çalışan geç kalmış eski ve yabancı bir Akif gibidir.”
Zira buradan yola çıkarak sadece Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’i kıyas ederek iki uç nokta arasında yorumla sınırlı kalmamış, kitabın çoğu yerinde diğer şair, yazar ve eser sahiplerini de ele alınmıştır. Bu nedenle kitabın en dikkat çekici noktası, dönemin edebiyatını analitik bir harita niteliğinde sunması ve fikir verici olarak görebiliriz. Buna örnek olarak da yine 113. sayfa, 2. paragraf başından kısa bir kesiti sunalım:
“Tanpınar, Necip Fazıl’la Yahya Kemal arasında gider gelir. Ahmet Kutsi Tecer, halk şiiri ile Necip Fazıl arasında. Daha sonra mutlakçı şiir döneminin kırılışı başlar. Dıranas, kelimelerin büyü sanatını kullanarak bu şiirin mumya ve heykel dönemini yaşar. Cahit Sıtkı, bu şiirin duygu aracılığıyla çocukluk dönemine doğru inişi; Fazıl Hüsnü ise düşünceye doğru düşüşüdür.”
Diye eklemiştir ki burada gördüğümüz ise; genel hatları en keskin özelliğe sahip birey üzerinden kıyas etmesi, aslında bir şairi (Necip Fazıl Kısakürek) esas alarak diğer şairlerin konumunu tespite yeltenmesi diyebiliriz. Bu yazıda gördüğümüz olaya bunu basitçe, anlaşılır kılarsak; Erciyes Dağı diyelim, 2000 metre bir dağın boyunu “işte şu dağ 300 metredir” demek yerine, “Erciyes Dağı’ndan 1700 metre kısa” demek gibi bir tarzdır bu tarz. Zira bu metre üzerinden hesaplamalarda saçma gelse de, edebiyatın bu tarz bir pozitif bilimin isim takmacılığına yatkın olmaması hasebiyle Nurettin Topçu’nun bu şekilde yorumu, Necip Fazıl ile Nazım Hikmet uçları arasında yontma girişimi haklı bir girişim olarak görülmektedir.
Dönemin yapmacık bir akımlar silsilesine maruz kaldığını biliyoruz. Bu da edebiyatımızı etkilemekten geri kalmamış olaylardan biri olması sebebiyle bu noktada da yazarımızın fikirlerini 114. sayfanın başından fikir verecek derecede sizlere sunuyorum:
“İkinci Yeni, Necip Fazıl ekolüyle Orhan Veli akımı arasındaki bir tereddütten yola çıkan, dünya şiiri ile çalkalana çalkalana duygu ile düşünce arasında eriyen bir şiir akımı oldu.”
Şeklindeki yorumunda yine temele Necip Fazıl’ı oturtup kıyas yapsa da eserin ortalarına doğru Orhan Veli’nin edebiyatının sokağa, dar bir lüks evin penceresinden bakarak yazan ve sokağı anlatan bir yazar olduğuna değinmektedir. O sebeple bu yazının anlamı, sokakta olmayan ama sokaktaymışçasına yapmacıklıkla sokağı anlatan İkinci Yenicilerin durum ve konumunu, Necip Fazıl ile Orhan Veli arasında taksim etmektedir.
Onca Necip Fazıl, Necip Fazıl, Necip Fazıl dedik. Kim bu Necip Fazıl? Dönemin en önemli görülen adamlarından mı? Hayır. Kim peki? Dönemin en çok çile çekenlerinden ve solcular tarafından boykot edilen adamı kendisi (solcular boykot ediyorsa vardır bir bildikleri demi :) bugünün yerli markalarını boykot etmeleri gibi). Bunca baskıya rağmen ortaya çıkan şairlerin kıymetleri, baskı döneminden sonra katlanarak devam etmesi; döneminde çektikleri acıların mükâfatı olarak ele almaktayım.
Zira sadece keskin sağ Necip Fazıl adına değil; bu dönemin Nazım Hikmet’leri de acı çekmiştir (e maalesef toplumda bir inşaat süreci yürütecek dindara laik, laike daha laik diyeceksen e kurunun yanında yaşın yanması şart değil mi). Bu kitabın, bunca iki ucu ele alaraktan cesaretli bir şekilde dönemin edebiyatına, ülkenin bahtsız ve yapmacıklığı ile yoğurarak, ülkeyi ve bu yapmacıklığı şairler üzerinden ortaya koymanın zorluğu ile birlikte; kitabın anlaşılırlığı da temiz, pür-ü pak, yapmacıklığa hayran olmayan, aklıselim ile hareket eden her okura hitap etmekle birlikte, dava kazanmanın kolay olmayışını da ortaya koymaktadır. (Dikkat edin, “davayı kazanmak” demiyorum; “dava kazanmak/edinmek” diyorum.)
Rabbim istifadeli eylesin. ( Lâmiî - Lâmiî )