Baran'la yeni tanıştım. Anlatımında kendine has bir içtenlik, güçlü bir iç gözlem ve yavaş yavaş içini oyan bir melankoli var.
Mekânlar sessiz, karakterler içine kapanık. Ama tam da bu sessizlikte bir çığlık gizli sanki. Şehirli bir kadının gözünden bozkırı anlatırken, taşranın hem fiziksel hem ruhsal yalnızlığını derinlemesine hissettiriyor. Kendini hiç göstermeden hayatı anlatan kendine özgü bir dil.
Bozkır Çiçekleri ismi bile çarpıcı aslında. Bozkır; kurak, sert ve yaşama elverişsiz gibi görünen bir coğrafya. Ama çiçek, orada bile inatla çıkan bir hayat belirtisi. Kitaptaki karakterler de tıpkı bu çiçekler gibi; içlerindeki her şeye rağmen hayata tutunma çabası içindeler.
Bu kitap, sadece taşra yaşamını değil, aynı zamanda insanın içsel bozkırını da anlatıyor. Yani kuraklık sadece dışarıda değil; kalplerde, ilişkilerde, umutlarda da hüküm sürüyor. Karakterlerde inanılmaz bir varoluş sancısı gizli. Kadınlar, erkekler, yaşlılar… Hepsi içten içe bir şeyin eksikliğini taşıyor ama adını koyamıyorlar. Bu eksiklik kitabın asıl dili.
Baran’ın dili süssüz ama derin. Kelimeleri az ama anlamları yoğun. Bazen birkaç satırlık bir betimleme, bir karakterin tüm geçmişini sezdiriyor. Bu da onu güçlü bir anlatıcı yapıyor. Zamanın ve mekânın ötesinde bir insanlık hali anlatıyor bana göre Baran. Bugün bile bir otobüste camdan dışarı bakan bir kadını gördüğümde, zihnime bir Nurten düşebilir. Bir sokakta sessizce yürüyen bir adamda Müfit’in gölgesi dolaşabilir.
Kalbe dolayısıyla hayata dokunan bir eserle ve Selçuk Baran'la tanıştığıma ziyadesiyle memnun bitiriyorum.